Yüreğe Düşen Loğ Taşı
76904 | | | 28-09-2015

Ramazan ÇAKIRCI

Dar’ul bekaya göç edenler, geride bıraktığı güzel eserlerle yâd edilirler. Özellikle büyük teşkilatlarda bir döneme damgasını vurmuş olan şahsiyetler o teşkilatlarda ölümsüzleşirler. Erol ağabey de sendikal mücadelede “özgün duruş” sergileyerek özellikle teşkilatımızın demokratik teamülleri içselleştirmesi ve ilmik ilmik inşasında; önden yürüyüp yol açmasıyla büyük bir iz bırakmıştır.

Büyük bir teşkilatın kendi kökleri üzerinde doğrularak boy verdiği bir dönemde teşkilatın başında bulunan biri olarak kimi zaman söylemiyle ve eylemiyle kimi zaman kalemiyle yoğun okumalarından damıttığı büyük dokumalar yapmıştır. Bugün Türkiye’nin büyük bir sivil organizasyonuna dönüşen ve en etkin demokratik örgütü olan sendikamızın omurgasının dik durması, gövdesinin büyümesi ve kılcal damarlarındaki akan demokratik kanın devridaim etmesinde şüphesiz Erol ağabeyin çok büyük emeği vardır.

Yazdıklarını yaşayan, yaşadıklarını da yazan teşkilatçı Erol ağabey “Bir Aksiyoner Olarak Sendika Yöneticisi” yazısında aksiyoner bir sendika yöneticisinin portresini çizer; O sendika yöneticisi, “Bir lider olarak gündemi takip etmeli, entelektüel birikim elde edecek çabaların içerisinde olmalıdır. Bunun için entelektüel birikimi besleyecek bir çevre peyda etmelidir. Bu çevreyle haftalık bir iki saatlik bir sohbet halkası oluşturmalı. Bu halkada tarihi, edebiyatı, ilahiyatı, sosyolojiyi, güncel siyasal ve ekonomik gelişmeleri yorumlayabilecek arkadaşların bulunması sağlanmalı. Bu arkadaşların aynı meslekten olmaları gerekmez. Hatta farklı mesleklerden olmaları daha avantajlıdır. Öğretmen, avukat, doktor, esnaf, siyasetçi, imam, sanayici, gazeteci gibi kişilerden oluşmalıdır” diyordu.

Kendisi durumsal davranmalardan uzak, kurumsal düşünmeyi öğretmişti bu teşkilata; “Verilen sözler, yerine getirilmesi mümkün olan konularda olmalıdır. Bir sendikacı asla yerine getirmesi mümkün olmayan sözler vermemeli. Gerçekleşmesi mümkün olmayan vaatler, kişiyi yıprattığı gibi kurumun güvenirliliğini de ortadan kaldırır. Sendikacı sendikal taleplerle kendini yükümlü saymalıdır. Sendikal isteklerin dışındaki taleplerin önünü kapatmalı. Bu tavır kısa vadede sıkıntı yaşatıyor gibi olsa da uzun vadede hem sendikayı, hem de sendikacıyı rahatlatacak, sendikanın kendi sorumluluklarına yoğunlaşmasını sağlayacaktır.” diyerek sendikacılığın kısa mesafe koşuculuğu olmadığını sendikacının maraton koşucusu olması gerektiğini vurguluyordu. Davalar taleplere boğulmuş maslahatlarla değil ömür vakfetmiş soluklarla beslenir diyordu adeta.

‘Teşkilatçı kararlı olmalıdır.’ diyordu. Tıpkı kendisi gibi. Ortak akıl mitinglerinden hatırlıyorum. Başörtüsü eylemlerinden hatırlıyorum. Teşkilat toplantılarında mikrofonu eline alınca teşkilat sabırsızlıkla ağzından çıkan cümleleri beklerdi. Cümleler döküldükçe teşkilat mensuplarını sarar ve sarsardı. Kararlılığı, düşünsel derinliği, inandığında asla taviz vermemesi Eğitim-Bir-Sen’e çok şey kattı.

Dost sohbetlerinde sendika yöneticilerinin vasıflarını sayarken sendikacı öncelikle nitelikli ve donanımlı olmalıdır, diyordu. “Sendikacı; birikimli olmalı, sendikal kültürü edinmelidir. Sendika nedir, sendikacılığı doğuran sebepler nelerdir, ne zaman, nerede, nasıl başlamış, ülkemizde ve dünyada sendikal örgütlenmelerin tarihçesini bilmelidir” diyordu. “Sendikaları diğer sivil kuruluşlardan ayıran yönlerini, sendikacıların sorumluluklarını, sendikal kavramlar ve sendika literatürünü besleyen bilgilerle donanmalıyız” diyordu.

Teşkilat yöneticilerine düşkündü; Ağrı şube yöneticimiz Salih Akdoğan’ın vefatı üzerine yazdığı yazıda teşkilat yöneticilerine düşkünlüğü ve duygusallığı kendini ele veriyordu. “Sanki yüreğime bir anda bir loğ taşı çöktü… Salih bizlerden uzaklaşmış; bizleri, onu sevenleri terk etmişti. Babamın ölümüyle, öğrenmiştim; ölenin yaşını sormamayı. Her ölümün erken ölüm olduğunu tatmıştım. Ama… Ama işte, Salih’inki…” kelimelerin nasıl düğümlendiğini görmek mümkündü yazısında. Eylül ayının bir sabahında onun vefat haberini duyunca kendisinin ifadesi ile yüreğimin üzerinden bir loğ taşı geçmiş gibi hissetmiştim. O sabah her bir teşkilat mensubuyla görüştüğümüzde aynı duyguyu taşıdıklarını hissetmemek mümkün değildi. Her ölüm gibi erken gelen bu ölüm yüreklerde koca bir sızı bırakmıştı.

Şairin deyişiyle “Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli… Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!  Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!”

Mekanın cennet olsun Erol ağabey…

Önceki Yazılar
11- İLKSAN'da Zorunlu Üyelik Dayatmasına Nokta Koyduk
12- Destanlarımıza destan ekleyen lider kadrolara selam olsun
13- Yeniden Bismillah
14- Adım Adım Yükseköğretim Tazminatı Mücadelemiz
15- MEB'in 'I am Sorry' Deme Lüksü Yok
16- Y.U. Sendikacılığı
17- Yönetmelik Durdurulduğunda Atanmışlar Yürür mü?
18- Özgür Üniversite ve Örgütlenme
19- Kariyer Basamakları Bariyer Basamaklarına Döndü
20- Özür Durumuna Bağlı Yer Değişikliği ve Yargı Kararları
1 2 3 4 5 6
Top