'Sendika'yı ve 'sendikacı'lığı yeniden tanımlamak
76698 | | | 06-10-2015

Hasan Yalçın YAYLA

2001 yılında çıkan 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu ile yeni bir ivme kazanan memur sendikacılığı, geçen 14 yıllık sürede işçi sendikacılığının tarihsel değişimine ve dönüşümüne nazaran en az iki üç kat daha hızlı bir değişim ve gelişim süreci geçirmiştir. Bu kısa ve hızlı değişim sürecini üç dönemde değerlendirmek mümkündür: Kamu-Sen ve KESK’in yetkili olduğu dönem, toplu görüşmeden toplu sözleşmeye geçilen 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu’ndan sonraki dönem ve Memur-Sen’in yetkili olduğu dönem.

 

Memurlara sendikal hakların verilmesiyle kamu görevlileri, sendika ve sendikacı tanımını, 12 Eylül darbesinden önce yapılan işçi sendikacılığının bıraktığı travmatik izler, ideolojik kısır çekişmeler üzerinden yaparak sendikalara çok da sıcak bakmadılar. Ancak zamanla bu kanunu çıkaran ve özgürlükler alanında geniş açılımlar yaparak AB perspektifinden sendikal yapılanmalara yasal anlamda geniş imkânlar tanıyan AK Parti hükümetlerinin uygulamaları ve söylemleri yavaş yavaş memur sendikacılığının, hafızalardaki işçi sendikacılığından farklı olduğu algısını tetikleyerek 2001’den itibaren tüm sendikalar hızlı bir ivme kazanarak üye sayılarını sürekli artırdılar.

 

Sendikalar bundan sonra yeni bir ‘sendika’ ve ‘sendikacı’ tanımını kendi düşünsel değerleri ve ortaya koydukları performanslar üzerinden yapacaklar ve kamu çalışanları nezdinde en çok rağbet gören, hizmet üreten sendika söz söyleme ve kanunun verdiği yetkileri kullanma hakkına sahip olacaktı. Kısacası herkes kendi tanımını kendisi yapacaktı.

 

Genel anlamda üç kısma ayırdığımız 2001’den sonraki sendikal sürecin birinci döneminde maalesef çok iyi bir performans sergilenemedi. Yetkili sendika ve konfederasyonların kendilerini hükümet karşısında bir muhalefet partisiymiş gibi konumlandırması, memurların hak ve kazanımlarıyla ilgili süreçlerde siyasi ve ideolojik ön yargıların her şeyi belirlemesi ciddi bir kayıp oluşturdu. Mesela KESK’in yetkili olduğu toplu görüşme dönemlerinde daha görüşmeler başlamadan kabul edilebilir hiçbir gerekçeye dayanmadan, mevcut durumu ve masayı yok sayarak ‘biz şu, şu şartlar oluşmadan masaya oturmayız, ne yaparsanız yapın sizin getirdiğiniz her şeye karşıyız’ tutumu maalesef bu yılların boş ve memurlar açısından kazanımların olmadığı kayıp yıllar olarak geçmesine neden oldu. Bu dönemlerde sendikal tavırdan ziyade ideolojik tavır takınan yetkili sendikalar kendi çekirdek ve ideolojik kitlesini kuvvetlendirirken, diğer memurların güvenini ve beklentilerini boşa çıkardılar. Cumhuriyet tarihinde sendikalara ve sendikacılığa karşı ilk defa pozitif bir tavır geliştiren hükümetlerin iyi niyeti kullanılamadı, fırsat ve imkânlar kazanıma dönüştürülemedi. 2001-2009 yılları arasında yapılan toplu görüşmelerde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın resmi tutanaklarındaki istatistiklerde kamu görevlilerinin kazanımlarının ‘sıfır’ ile ifade ediliyor olması bunun en büyük göstergesidir.

 

2010 yılına gelindiğinde ise artık Türkiye’nin demokratikleşme ve özgürleşmesinin önündeki en önemli engellerden biri olan anayasanın değişmesi; kendi değerlerine ve halkına karşı emreden değil, hizmet eden; sorgulayan değil, hesap veren; ayrıştıran değil, birleştiren; tanımlayan değil, kendini ifade eden bireylerin ortaya çıkmasına imkân veren bir anayasanın yapılması ihtiyacı doğmuştu. Tüm siyasi partiler bu ihtiyacı her ortamda ifade etse de, maalesef ortak bir metin hazırlanamamış, 12 Eylül 2010 tarihinde 26 maddelik anayasa değişikliği halkın onayına sunularak kabul edilmiştir. Bu değişiklikler içinde çalışma hayatını ilgilendiren çok önemli bir kazanım elde edilmiş, 2001 yılında çıkarılan sendikalar kanunu revize edilerek toplu görüşmeden toplu sözleşmeye geçilmiştir. Bu süreçte de maalesef Memur-Sen’den önceki yetkili sendikalar yine çok kötü bir imtihan vererek, anayasal hakka kavuşturulan toplu sözleşme hakkının da verildiği referanduma hayır kampanyaları düzenleyerek sendikal eksenlerinin nerelere kaydığını bir kez daha göstermişlerdir. Bu süreçte özellikle Memur-Sen ve Eğitim-Bir-Sen, 1982 model anayasada yapılacak ve özgürlükleri genişletecek değişikliklere evet demiş, çıkan sonuca bakıldığında da çalışanların gerçek temsilcisi olmuştur.

 

Toplu görüşmeden toplu sözleşmeye geçilerek masa anlam kazanmış, atılan imza kanun hükmü haline gelmiş ve memur sendikacılığında çok önemli bir adım atılarak yasal statüsü olmasına rağmen fiili statüsü olmayan sendikalar güç kazanmıştır. Grev hakkının verilmemesine rağmen atılan bu büyük adım, sendikacılıkta ikinci bir dönemin başlangıcı olmuştur. İlki mutabakatsızlıkla sonuçlanmasına rağmen ikinci ve üçüncü dönem toplu sözleşmelerde atılan imzalarla toplamda 213 kazanım elde edilmiştir. Her toplu sözleşmede yeni bir tecrübe kazanılarak ve üzerine konularak hem mali ve sosyal hakların iyileştirilmesi, kazanımların artırılması sağlanmış hem de kamu görevlileri için Cuma namazının rahat kılınmasına imkân sağlayan düzenlemeler gibi, din, vicdan ve ibadet etme hürriyetinin en geniş şekilde tanımlanması toplu sözleşme metnine girerek sadece mali haklar değil, çalışanların birçok probleminin konuşulabildiği ve çözüme kavuşturulabildiği bir masa oluşturulmuştur.

 

Yukarıda kısaca bahsettiğimiz sendikal sürecin ardından, Memur-Sen ve Eğitim-Bir-Sen’in yetkiyi aldıktan sonraki süreç yepyeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bu süreç, işçi sendikacılığının bıraktığı olumsuz izleri memur sendikacılığına taşıyan sendikaların kirlettiği ‘sendika’ ve ‘sendikacı’ terimlerinin yeniden anlam kazandığı, hak, özgürlük, değer, ilke, mazlum, mağdur kelimelerinin öznesi durumuna geldiği bir dönem olmuş, memur sendikacılığındaki tarihsel sürecin en önemli ve üçüncü dönemini oluşturmuştur.

 

Sendikal dili ideolojik ve marjinal söylemin aracı haline getiren, sendikal kanunun verdiği hakkı toplumun millî, dinî ve ahlaki değerlerine hakaret ve küfretme aracı olarak kullanan sendikalar, toplum ve çalışanlar nezdinde yetkiyle birlikte itibar ve inanılırlıklarını da kaybetmişlerdir.

 

Memur-Sen ve Eğitim-Bir-Sen’in 28 Şubat döneminde durduğu yer, 27 Nisan e-muhtırasına karşı tutumu, 2010 referandumunda belirlediği saf ve 17-25 Aralık’ta Türkiye’ye karşı yürütülen küresel operasyona verdiği tepki, yetkili olsa da olmasa da, omurgasının ve duruşunun göstergesi olmuştur.

Yakın tarihte örneklerine sıkça rastladığımız başkanı ile birlikte değerleri ve ilkeleri de değişen, zaman zaman birilerinin taşeronluğunu ve tetikçiliğini yapan sendikalar sahneden ve alandan çekilmek zorunda kalacaktır. Bu bir temenni değildir. Çalışma hayatında farklı sendikaların olması, sayılarının artması çalışanlar için bir kazanımdır. Ancak eleştirdiğimiz bu sendikal tanım ve sendikacı refleksinin doğuracağı doğal sonuç bu olacaktır. Onun için Memur-Sen ve Eğitim-Bir-Sen’in iyi ve temel örneklerini oluşturduğu yeni sendikal düzleme geçmek, sendikal tanımları ve ekseni buraya oturtmak, hangi sendikaya üye olurlarsa olsunlar, sendika üyelerinin oluşturacağı dalgayla mümkündür.

 

Sendikamız, Kurucu Genel Başkanımız Mehmet Akif İnan’ın 1992’den beri ortaya koyduğu istikametten asla sapmamış, çizgisini çok daha belirgin hale getirerek hak aramanın adresi, mazlum ve mağdurların sesi olmuştur.

 

Bizi Türkiye’nin en büyük sivil toplum kuruluşu yapan eğitim çalışanlarının haklarını en iyi şekilde savunmaya, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da milletin yanında, zalimlerin karşısında olmaya; kuruluş felsefemizdeki çizgimizden, duruşumuzdan, misyon ve vizyonumuzdan sapmadan sendikal çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğiz. 

Önceki Yazılar
1- Bakanlığa göre öğretmenlik bizim için rehberlik
2- O, önde gidenlerin öncülerindendi
1
Top