Duvarları aşmak
76080 | | | 06-01-2016

Latif SELVİ

 

“Hangi yöne koşsam önümde duvar.” Bu dize Kurucu Genel Başkanımız olmasıyla iftihar ettiğimiz Mehmet Akif İnan’ın ‘Tenha Sözler’ adlı şiir kitabından. Bu nasıl bir azim, kararlılık ve ağır, imkânsız bir çaresizliktir. Bir yere kapatılmış bir insan düşünün. Tutulmuş, sınırlanmış. Çıkmak, kendi mekânını, yolunu, kendi dünyasını, iklimini bulmak istiyor. Bu onun en doğal, en insani hakkı. Lâkin bütün yollar tutulmuş, dahası her yer aşılmaz duvarlarla kapatılmış. Çıkış imkânsız hale getirilmiş ama sınırlanmaya, baskıya, tutulmaya tahammülsüz o insan, ruhundaki bitmez tükenmez arzu ve arayışların etkisiyle pes etmiyor, teslim olmuyor, denemelerini sabırla, inatla sürdürüyor. Bu ne ateşten bir ruh, ne asil bir benliktir. Bu dizenin de yer aldığı ‘Yılgı’ şiiri yaşadığı baskıcı dönemlerin Akif İnan’da bunalım ölçüsünde oluşturduğu sıkıntıya ilaveten ve ondan daha çok o dönemin siyasal, sosyal, kültürel karanlığını yansıtması bakımından önemli. ‘Duvar’ baskıcı ideolojik düzenin sıkı denetimini sembolize eder. Sonunda duvarla karşılaşsa da, her yöne koştuğu belli olan adam ise milletin kendi değerleriyle buluşarak özgür iradesiyle yaşama, var olma iradesini, iradesindeki kararlılığını ifade eder.

Bu kararlılık, inanan her insanın temel vasfı olmalıdır. Ancak, ne yazık ki, medeniyetimizin çöküş sürecine girmesi sonrasında sistemli olarak uygulanan Batıcı politikalar insanımızın karakterinde çözülmelere neden olmuştur. Artık değerlere bağlılık ve kararlılık o yönde bilinç sahibi aydınların sorumluluğu olmalıdır. Akif İnan, hem böyle bir sorumluluğu kalpten üstlenmiş bir aydındır hem de bütün aydınları bu idrak ve eylem düzeyinde görmek ister. Bu gönül, bu dava adamı 16 yıl önce 6 Ocak’ta aramızdan ayrıldı. Onun davasının takipçileri olarak bizlerin de tüm gayreti o duvarları aşmak olmalıdır. Geçen zaman içinde bazı duvarlar aşılmış, bazıları yıkılmıştır ama her kat ettiğimiz aşamada başka bir engelle karşılaşıyoruz. Belki de bu engeller hiç bitmeyecek, başka yeni engellerle karşılaşacağız. Önce kendimizle, sonra emperyalizmle süren kavgamız, genişlediği her hatta, her halkada başka direnç noktalarıyla karşılaşacaktır. Karşılaştığımız engellerin türü ve boyutu aslında bizim kazanımlarımızın büyüklüğü ve değeriyle orantılı oldu, olacaktır. Büyük davaların büyük engelleri olur.

Akif İnan, şair, fikir ve hareket adamı olarak bu topluma ve hepimize öncü olmuş bir şahsiyettir. Şahsi olarak sadece ona değil, bütün bir millete, tarihe ve kültüre olan bağlılığımız vefakâr olma erdemimizden de kaynaklanıyor olmalıdır. “Bütün giysileri yırtsak yeridir/ Yeter bize vefa elbiseleri” diyor ‘Hicret’inde. Duvarları aşmak isteyen adamı da bu vefa duygusu harekete geçiriyor olmalıydı. İnan, bu kelimeye de tarihsel, kültürel bir derinlik katar. Buradaki vefa, bireysel dostluk ve hatırlayış gibi özel anlamlarını aşarak doğrudan kendimize, davamıza, medeniyetimize, dinimize, tarihimize, inancımıza bir vefaya dönüşür. Trajedilerle, büyük çöküşlerle dolu yakın tarihimizin asıl yıkıcı unsuru vefa eksikliği, yani umursamazlıktır. İnsanımız kendini var eden, anlamlı kılan düzlemden, bağlardan kopmuştur. Ne olduğunu, kim olduğunu hatırlamayacak sarhoşlukla Batı hayranlığı gibi bir derde müptela olmuştur. Yolunu, yönünü, kıblesini şaşırmıştır. Aklı gitmiş, ruhu karışmıştır. Vefa elbisesini giyinmek bizi var ve anlamlı kılan değerleri, kişiliğimizi, kimliğimizi hatırlamak, onun bilincini canlı kılmak demektir. Akif İnan, milletine, ülkesine, tarihine vefa göstermekle kalmamış, her fırsat ve imkânı kullanarak, bütün gücü ve özverisiyle milletin düşünen aklı, duyan kalbi, gören gözü, vicdanının sesi olmuştur.

Mehmet Akif İnan, 1. Dünya Savaşı’nın ağır yıkımının etkisi geçmeden 2. Dünya Savaşı’nın çıktığı bunalımlı ortamda doğdu. O yıllar, büyük ekonomik buhrana ilaveten ideolojik siyasi gerilimler, hayatı dayanılmaz ölçüde zorlamaktadır. Tek parti dönemi ülkeyi ekonominin her alanında geriletmiştir. Ne sanayi ne ticaret ne de tarım alanında bir iyileşme görülmediği gibi, kalkınmaya dönük hemen hiçbir yatırım hayata geçirilmez. Fakirleşen halk ciddi bir açlık ve yoksulluk yaşamakta, ekmeği bile karneyle almaktadır. Buna ilaveten rejim katı laik ve Batıcı programlarını ideolojik baskıya dönüştürmüştür. Bir taraftan resmi aydınları, diğer taraftan eğitim ve kültür programlarıyla halkın dini hayatına cephe alınmıştır. Kur’an başta olmak üzere, Osmanlıca yazılı metinler, kitaplar toplatılıp yakılmakta, ezan Türkçe okutulmakta, kılık ve kıyafet devrimlerine uymayanlara, idamlara varıncaya kadar şiddetli cezalar verilmektedir. Yani her yere, her yana duvarlar örülmekte; hayat, örülü duvarların dar aralığına sıkıştırılmaktadır. Bu sıkışmanın imkân verdiği ölçüde rahatlık ve özgürlük yaşanır. Bu sıkışmanın izin verdiği ölçüde duyulur, düşünülür, yaşanır olmuştur.

Bu ortamda Demokrat Parti’nin çıkışı ve ardından iktidar olması halka bir nebze nefes aldırır. On yıl süren kısmi özgürlük ve demokratik iklimin rahatlatıcı etkisi, önce 60 darbesi, ardından 12 Mart Muhtırası ile kesintiye uğrar. Bu sırada emperyalist güçler ülkeden keskin bir sağ-sol çatışmasını alevlendirirler. Siyasi partiler maalesef bu yangına odun taşır. Yaşanan tam bir akıl tutulması ve cinnet halidir. Akif İnan, 12 Eylül öncesi, sokaklarına varıncaya kadar tüm şehirleri kan ve ateş sarmalına alan bu kardeş kavgasının yaşandığı dönemde, genç ve umudunu asla kaybetmeyen bir düşünce ve hareket adamı olarak günlük yazılar yazmakta, konferans ve sohbetleriyle insanımızı, özellikle gençliği tehlikelere karşı uyarmaktadır. Ona göre bütün yaşananlar şeytani komploların sahnelenmesidir ve er geç bu millet bu yangından da çıkmayı başaracaktır.

Ümidini hiç kaybetmez. Çünkü son tahlilde oynanan oyunun tutmayacağına inanmaktadır. İnancını tahkim eden bu milletin yine inanç ve kültür değerleridir. Ümmet bilincinin kardeş kıldığı bu millet, asla birbirini öldürme üzerine kurulu oyuna gelmeyecektir. Oyuna gelenler, kültür ve medeniyet değerlerinden habersiz ve ne yazık ki izlenen Batıcı politikaların sonucu benliğini yitirmiş olarak yetiştirilen kuşağın yaptığı yanlışlardan başkası değildir. Bütün bu sıkıntılar aşılacaktır. Sıkıntıları inanç ve İslâm birliği ile kardeşlikle aşmak gerekmektedir. Gerçek bir aydın olarak hep bu duyarlılık etrafında yoğunlaşan yazılarıyla tarihi sorumluluğunu yerine getirir. Gençlik, birbirini vurarak memleketi kurtarma deliliğine sapmamalı, dinini, tarihini, kültür ve sanatını bilerek, onları güncelleyerek kendini ve yarınların Türkiyesi’ni inşa etmelidir. Gençlik, var olma yolunu ahlâkta, irfanda, estetikte görmeli, bulmalıdır. O sebeple edebi çalışmalar onda oldukça önemlidir.

Vefa elbisesini giyerek duvarları aşma azmini sürekli canlı ve diri tutmak gerekmektedir. Eğitim-Bir-Sen’in asıl işlevlerinden biri kuşkusuz budur. 

 

Önceki Yazılar
1- Güçlü bir bilinçle ayağa kalkma, hakikati haykırma vaktidir
2- Performans taslağı ve eğitimin geleceği
3- Kudüs zorbaların işgaline teslim edilemez
4- Sisler içinde sınav sistemi aranmaz
5- Helal kazançtan ne anlamalıyız
6- Küresel dünya düzenine niçin katlanmamalıyız
7- 16 Nisan'dan ne bekliyoruz?
8- Müzakere kültürü
9- Balkan tecrübesi ve gelecek paydaşlarımız
10- Malezya izlenimleri ve düşündürdükleri
1 2
Top