Müzakere kültürü
58902 | | | 12-01-2017

Latif SELVİ

İnsanlar bir şeyi doğrudan ifade etme imkânı ve gücü bulamadığında, konuyu, birçok hikmetli söz, fıkra, yazı, şiir ve hayali şahsiyetler üzerinden kamuoyunun idrakine sunarak, onun üzerinden müzakere etmenin yoluna başvurmaktadır. Bundan dolayı da Yunus Emre’nin şiirlerine, Nasrettin Hoca’nın fıkralarına konu edilen kişiler tarihi değerlendirmeye tabi tutulduğunda, birçok Nasrettin Hoca, birçok Yunus Emre’nin yaşamış olması gerekiyor. Aksi halde bir kişilik bütünlüğü oluşturmak mümkün olmuyor. 


Bugün de hâlâ birçok mesele, nedendir bilinmez, kuş diliyle konuşulmaya, müzakere edilmeye, tartışılmaya devam ediyor. Bu durum, bazen strateji bazen de taktik olarak tanımlanıyor. 

Bize özgü problemlerden biri de ülkenin ortak değerlerinin özel taraftarlarının olmasıdır. Maalesef taraftarlar kutsal simgeler, mitler üretiyor. Kendisini onunla bütünleştiriyor. Böylece hamlelerini ve savunmasını o koruyucu zırha yaslıyor. Aykırı bulduklarına tavır alıyor. Kimse de o ortak değerle alınan bir hususu bazen nezaketinden bazen yanlış anlaşılma endişesiyle sağlıklı değerlendiremiyor, analiz yapamıyor. Durum böyle olunca, üç paragrafta ifade ettiğimiz birbirinden farklı ama özü aynı olan bir noktaya götüren bir süreç yaşanıyor. Bu durum maalesef konuları sağlıklı zeminde tartışmamıza, gözlemlediğim gerçekliği ortaya koymamıza imkân vermiyor. Ötekileşmeye müsait reel durum endişelere neden olduğu için, pandoranın kapağı açılamıyor, gerçeğin açıklıkla ortaya konması bu çerçevede söz konusu olamıyor. 

Türkiye’nin gündeminde bugünlerde anayasa değişikliği var. Bu çerçevede bahse konu değişikler teknik seviyede tartışılmalı, olumlu, olumsuz boyutları ortaya konmalı, kamuoyuyla paylaşılmalı ve yasal süreç işletilmeliydi. Ancak tartışma böyle olmadı, olmuyor. Daha komisyon aşamasında iken bütün icraat tek maddeye, hatta tek düzenlemeye indirgendi. Muhalefet bunun bir rejim değişikliği olduğunu savunarak, rejimin bekçileri olarak böyle bir şeye asla izin vermeyeceğini ifade ediyor. Teklif sahipleri ise rejim değişikliği değil, hükûmet etme biçiminin değişeceğini söylüyor. Ana muhalefet, değişikliğin hayati bir düzenleme içerdiğini, iktidarın Atatürk’ün izlerini yok ederek, tek adamlığın yolunu açmaya çalıştığını, ülkeyi başkanın ülkesi haline getirmek istediğini, parti devletine dönüştüreceğini iddia ediyor. Hatta ‘Atatürk ile ilgili cümle kurmak, sözlerinden ve icraatından çıkarsamada bulunmak bizim işimiz. Sizin haddinize değil. Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ sloganı atarak, Adalet Bakanına had bildirmeye kalktılar. Hâlbuki bize göre, olup biten, ‘bugün yaşadığımız sorunları Türkiye gerçekliğinde mevcut parlamenter sistemle aşabilir miyiz? Yoksa başkanlık sistemi, yarı başkanlık sistemi veya partili Cumhurbaşkanlığı sistemi ile mi aşabiliriz? Daha verimli bir hükûmet etme biçimine nasıl kavuşabiliriz. Takdir milletimizindir’ durumudur. Ayrıca anayasa değişikliği olsa dahi seçim sistemi her kesime açık serbest seçimleri içerdiği için milletin kararı esas olacaktır. Böyle bir durumda, muhalefetin de ülkeyi yönetmek için teklifi sunanlarla aynı hakka ve imkâna sahip olduğu gerçeği apaçık ortadadır. ‘Takdir milletimizindir’ deyip milletimizin tasvibini alacak çalışmalara odaklanıp rakipleri için negatif algı oluşturmak yerine kendileri için pozitif algı oluşturacak çalışmalar yapmalıdır. Ancak üzülerek belirtmeliyim ki, uzlaşılamaz bir yöntemle yetkiler suistimal edilerek gergin bir tartışma sürdürülüyor. 

Bir başka örneğimizse, müfredata ilişkin çalışmamız. 50 akademisyen ve 400 öğretmenden oluşan 9 komisyon marifetiyle yapılan çalıştaylarla müfredat çalışmalarımızı tamamladık. Sekiz aylık titiz bir çalışmanın sonuçlarını, önerileri, OECD ülkelerindeki genel durumu ve eğitim sistemimizle karşılaştırmalarını kamuoyuyla paylaştık. Başta Milli Eğitim Bakanı olmak üzere, Bakan Yardımcısı, Müsteşar, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı ve eğitimin diğer aktörlerine takdim ettik. 

Amacımız, MEB’in en tartışılan alanı olan müfredat çalışmalarına bir katkı vermek, yenileşme süreçlerine bir girizgah oluşturmak, toplumun tüm kesimlerinin katkısına öncülük etmek, olağanüstü dönemlerde ana ekseni belirlenmiş, palyatif düzenlemelerden öteye geçmeyen yenileşme çabalarının doğru bir çerçeveye oturtulmasına katılımda bulunmaktı. Daha açıklama yapmadan birileri ön kabul ve dışlayıcı yargılarla sosyal medya ve basın yoluyla manipülasyon yaparak, tüm çalışmayı rejim tartışmalarına çekmek suretiyle özünden saptırarak müfredata dair önerilerin etki gücünü zayıflatmak, değişiklik iradesini kırmak, etkisizleştirmek ve içeriğini konuşturmamak için yoğun bir çaba içerisine girdi. Bu yöntem, değişim sürecini durduramaz. Ancak farklı bir bakış açısıyla katkıda bulunmasını umduklarımız duvar örerse, temsil ettikleri kitlelere haksızlık etmiş, onların verdiği yetkiyi kötüye kullanmış olurlar. 

Bizim yaklaşımımız nettir. Atatürk’ün nutkunu bir tehdit materyali gibi hasım gördüklerine sallayan değil, okuyan, bilimsel katkılarda bulunan fertler ve tartışırken nezaketi elden bırakmayan muarızlar istiyoruz. Haberciliğe evet, manipülasyona hayır diyoruz. 

İşin aslını astarını bilmeden, öğrenmeye ihtiyaç duymadan, yayınladığımız raporu bir kez olsun okumadan alanı kirletmek için algı üretmeye çalışan pragmatist, oportünist, küçük düşünen sendikacılar değil, öncü ve temsil ettiği kitleler adına ülkemizin geleceği için çalışmalarıyla katkı veren lider sendikacılardır beklentimiz. 

İlkesel olarak tüm kesimler mevcut anayasadan şikâyetçi, değişiklik önerileri var. Ancak neredeyse ayrıştırıcı yaklaşımlardan dolayı orta yol bulunamıyor. Başta siyasi partiler olmak üzere, herkesin aynı zamanda kırmızı çizgileri var. İnsan ürünü olan anayasal düzenleme ve uygulamalar kutsal metinlere dönüştürülüyor. Tüm kesimlerin dinlenmesi, varlığının kabul edilmesi, bir uzlaşma kültürünün oluşturulması yerine kendine benzeten bir dayatma ortaya çıkıyor. Geriliyoruz. Hısımlarımızı hasım haline getirerek bir çıkmaz sokağa doğru sürükleniyoruz. 

Gerçek olan ise, toplum tabanımızın tüm farklılıklarıyla birlikte yaşama arzusu, birbirimize tahammül etmek, katlanmak durumunda olduğumuzun farkındalığıdır. Günlük hayat ya da halkımız bunu gösteriyor. O zaman şunu sormalıyız: Toplum, günlük hayatında sorunlu alanlar oluşturup çatışan değil, birlikte yaşama algısıyla hareket eden, dönüştürmek yerine anlamayı, nezaketle tartışma ve etkilemeyi seçiyorsa, sorun nereden kaynaklanıyor. Toplumun irfanına uygun hareket edilmesi neden mümkün olamıyor. 

Kanaatimce, toplumun önderlerinin hayatın temel belirleyicisinin kendileri olma iddiasında bulunması, ‘komünizm gelecekse onu da biz getiririz. Her şey bize göre olmalı’ mantığı, manipülasyon da dâhil olmak üzere, sisli ve örtülü yürüttükleri kavga kitleleri etkiliyor. Toplum kendi gerçekliğinden çıkarak karanlık bir dehlize doğru sürükleniyor.
Unutmayalım ki, tartışılan konu ne olursa olsun, zihnin arka planını çarpıştıranlar, dövüştürenler asla gerçeğe ulaştıramaz ve muvaffak olamaz. 

Hepimizin aradığı ve istediği ise, aydınlık yarınların ve insanca bir hayatın herkesin hakkı olduğu bir dünya ve kendi gerçeklerimizle var olabilmektir. 

Önceki Yazılar
1- Kudüs zorbaların işgaline teslim edilemez
2- Sisler içinde sınav sistemi aranmaz
3- Helal kazançtan ne anlamalıyız
4- Küresel dünya düzenine niçin katlanmamalıyız
5- 16 Nisan'dan ne bekliyoruz?
6- Balkan tecrübesi ve gelecek paydaşlarımız
7- Duvarları aşmak
8- Malezya izlenimleri ve düşündürdükleri
9- 1 milyon sevdadır bizimkisi
10- Aranan insan
1
Top