Cefayla açılan yolu vefayla yürüyoruz
47785 | | | 27-03-2017

Ali YALÇIN

Bölgemizde ve ülkemizde derin planlar içeren hareketlerin etkilerini yakından takip ediyor, dip dalgaların getirdiği değişimi müşahede ediyoruz. Bu değişimin mahiyetini anlamak, emperyalist hesaplarla bölgesel dinamikleri tefrik ve tevhit etmeyi gerektirmektedir. Küresel emperyalizm, yerli işbirlikçilerini de harekete geçirerek vesayet ve işgal düzenini sürdürmek için kanlı, kirli operasyonlar yapmaktadır. Irak ve Suriye, kan ve ateş denizine dönüştürülmüştür. 15 Temmuz darbe ve işgal girişiminin Türkiye’yi de bu kan denizinde boğma amacı güttüğü açıktır.

 

Tarihin gidişatına istikamet veren yöneliş ve kırılmaların ana mahiyetini göz ardı eden bir zihin, içeride ve dışarıda birbiriyle doğrudan ilişkili hadiseleri anlamakta yetersiz kalır. Konjonktürün ayartıcı, zihin bulandırıcı mahiyeti bir yana bırakılırsa, yaşananın; hakla batılın, zorbalıkla adaletin, emperyalist egemenlikle yerli ve millî duruşun arasında geçen mücadeleden başka bir şey olmadığı görülecektir. Mücadelede nerede niçin durduğunu bilen herkes, kendi görevini yapmaktadır. Bu bağlamda elbette kendini bu millete ait gören herkesin üstlenmesi gereken bir sorumluluk vardır. Bu yöndeki sorumluluk kendi içimizde sürdürdüğümüz her türlü siyasi, ideolojik hesabı önemsizleştirmektedir. Çünkü söz konusu olan, ümmetin ve milletin istiklal ve istikbal mücadelesidir. Biz Eğitim-Bir Sen olarak, tarihi bir dönem sayılacak çeyrek yüzyıllık geçmişimizde her zaman bu sorumluluğumuzun farkında olduk, bunun gereğini yapmayı ihmal etmedik.
 

Emperyalizmin küresel vesayet düzenine ve onun içeride egemenlik kurmuş darbeci kuşatmasına karşı verdiğimiz mücadele, ülke ve millet varlığımıza dayanan hassasiyetle sürmektedir. Medeniyet değerlerimize yaslanarak var olmaya, bu şuuru canlı tutmaya çalışıyoruz. Benliğine yabancılaşmadan bugünün, yarının ayrımında olmak, tarihsel bir bakış ve millî şuurla mümkündür. Milletimizin duygu ve inanç dünyasına asla uzak düşmeyerek yılmadan, yorulmadan, sabırla, umutla sürdürdüğümüz mücadele, tarihi önemdedir. Samimiyete dayalı vefa duygusu, vefaya dayalı samimiyet, başarımızı her defasında bereketlendirdi ve bunun sonucunda Türkiye’nin en büyük sendikası olma başarısını elde ettik. Ama bizim için en anlamlı, en önemli başarı, Türkiye’nin selameti, ümmetin kurtuluşudur. Yolları kapanmış bir Türkiye’de hiçbir kesimin, grubun önü açık olamaz. Emeğin değeri ve emekçinin geleceği de olmaz. Diz çöktürülmüş bir Türkiye’de hiç kimse, hiçbir yapı veya örgüt haysiyetiyle ayakta kalamaz.
 

Millî manevi değerlere bağlı kalarak verdiğimiz özgürlük mücadelesinin pratik anlamı ve önemi vesayete karşı oluşumuzdan ayrı düşünülemez. Medeniyetimizin toprak kaymasından sonra öz benliğimize dönme amacına yönelen her çaba, vesayetle hesaplaşmak zorunda kalmıştır. Çünkü bölgesel ve küresel egemenlik hesaplarını maddi manevi cihetten bizi zayıflatmak üzerine yapan odaklar, buldukları her fırsatta bizi mankurtlaştırarak iliklerimize kadar sömürüye açık hale getirmek istemişlerdir. Sömürgeleştirilmiş bir ülkede çalışma hayatının ürettiği katma değer kişiye ve topluma değil, ancak sermayedarların hanesi yazılır. Vesayet rejimleri maddi manevi tüm varlığımızı sömürmüş, tüketmiştir. Sömürü düzenlerini gelir dağılımındaki adaletsizlikle kuranlar da bu kesimlerdir. Sömürü, ideolojik ayrım gözetmez. O nedenle, bizler de aşımıza, ekmeğimize göz dikenlere karşı ideolojik körlükle bakamayız. Bakarsak, emeğin, ideolojisi olmayan en temel insanî değer olduğunu göremeyiz.
 

Biz bu konuda niçin hassas davranıyoruz? Sendikalar başta olmak üzere, sivil toplum örgütleri, vesayete karşı olmazlarsa, kendilerini var eden sebeplere ve dayandıkları sosyal kesimlerin talepleriyle ters düşerler. 28 Şubat sürecinde bunun acı tecrübelerini yaşadık. Millî iradenin tahakküm altına alındığı o süreçte maalesef kimi sendikaların vesayete açık destek vererek emek ve demokrasi adına kendilerine bağlanan umutlara ihanet etmelerini unutmadık. Sözde sivil inisiyatif adına kamuoyunda ‘beşli çete’ diye bilinen yapılanmanın bu desteği, istiklal ve istikbalimiz adına utanç verici olmuş, onların da tarihlerine bir kara leke olarak geçmiştir. O dönemlerde ideolojik hipnozun etkisinde kalmadık, korkutmalarla sinmedik. Çok zorlu sınavlardan geçmemize rağmen dik durduk, millet iradesini, özgürlük ve demokrasi talebini pazarlık konusu yapmadık.
 

Vesayet rejimi, kalıcı hale getirmek istediği ideolojik yapısını eğitimle temellendirmek istemiştir. O nedenle, gerçek kurtuluş, zihni kuşatmaya karşı verilecek mücadeleyle mümkündür. Millî değerlere aidiyeti kimliğimizin esas unsuru sayan bir sendika olarak, vesayetle gerçek mücadelenin eğitimdeki zihni kuşatmanın kırılması ile mümkün olacağını savunduk, savunuyoruz. Şimdi bir yandan neredeyse cehalete ve çarpıklığa ayarlı müfredatı millî değerlerimiz, pedagojik gerçekler ve çağın icaplarına uygun hale getirme, diğer yandan anayasa değişikliğiyle geçmek istediğimiz Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi ile bu vesayete son vermenin gayreti içindeyiz. İstikrarlı bir ekonomi, daha adil bir paylaşım düzeni ancak milletin egemen olduğu sistemlerde mümkün olabilir. Bunlar birbiriyle ilişkisiz alanlar değildir. Milletçe aşmamız gereken düzlemin çok kritik bir eşiğini geçiyoruz.
 

Hakikat üzere olan bu millet, çeşitli örgütlenmeler ve oluşumlarla inancını, eylemini büyüte büyüte, direnerek var olmayı, var kalmayı başarmıştır. İşte Eğitim-Bir-Sen, çeyrek asırlık mücadelesiyle bu hayatî davanın, tarihî değere dönüşen örgütlü gücüdür. O nedenle, biz ekmek ve emek mücadelesini, insan hakkı, hukuku, onuru, özgürlüğü davasından ayrı görmedik, göremeyiz. Onursuz bir tokluğun, özgürlükten yoksun bir rahatın, imandan uzak bir benliğin önemi yoktur, olamaz. Kurulduğumuzdan beri bağrından çıkıp kendimizi dualarına, desteklerine emanet ettiğimiz millet adına vesayetçi odaklara karşı çetin mücadeleler verdik. Var olmamızı tarihi bir zorunluluğa dönüştüren, milletle birlikte ve millet adına verdiğimiz mücadelenin ruhudur. En uzak köşelerine kadar her noktasını tevhidin teslim alınmaz ruhunu yeni bir duyarlılık ve bilince dönüştürerek ilmek ilmek ördüğümüz, örgütlediğimiz üyelerimiz, ülkemizin yeni ufuklara yolculuğunda öncü oldu.
 

Başta kurucu genel başkanımız Mehmet Akif İnan ve fedakâr arkadaşları olmak üzere, öncülerimizin 28 Şubat zulmüne karşı direnişlerindeki iman ve heyecanı eksiltmeden 15 Temmuz darbe ve işgal girişimi karşısında da gösterdik. İnsanın çok düşüneceği ve hiç düşünmeyeceği anlar vardır. İstiklalimizin direniş hatlarında bulunmamız icap ettiğinde bir saniye bile tereddüt etmedik, bir yerlerden işaret beklemedik, sağımıza solumuza bakmadık. İhanetin en karanlık planıyla üzerimize bomba ve makineli tüfek mermisi yağdırdığı o meşum gecede, asil, cesur direniş çağrılarıyla halkımızı alanlara çağıran ve meydanlarda ilk olan biz olduk. Çünkü biz hiçbir zaman basit çıkarların, bayağı hesapların adamı olmadık.
 

Milletimizle yan yana, gönül gönüle yeni bir istiklal mücadelesini sürdürdüğümüz şu sıralar kritik bir eşiğe gelmiş bulunuyoruz. İrademizi felç etmek, Anadolu insanını sistem dışında tutmak için darbe ve işgal teşebbüsleri dahil hiçbir zulüm ve dayatmadan çekinmeyen zorbaların düzenine son vermek için 16 Nisan’da tarihi bir tercih yapmak durumundayız. Duruşumuz da, tercihimiz de çok nettir. Esasen biz medeniyet değerlerimize tüm benliğimizle ait olduğumuzu açık beyanla tercihimizi çeyrek yüzyıl önce yapmış bulunmaktayız. Elbette yönetim iradesinin merkezine insanımızın seçimini, doğrudan millet iradesini koyan sistemden yana olacağız. Sürekli huzursuzluk, kriz, hüsran, çöküntü üreten gidişattan yana olamayız. Yapısal olarak kriz üreten, her an krizlere açık mevcut sistemle uzak hedeflere yürümek mümkün değildir. İçerideki ve dışarıdaki kanlı, karanlık odakların, çift başlı, krizlere açık yapının sürmesini istemesi manidardır. PKK’dan FETÖ’ye kadar tüm terör örgütleriyle cuntacı yapıların, bu yapılardan medet uman partilerin, Hollanda, Almanya, Avusturya’nın terörü destekleyici tavırlarında politik emelleri açığa çıkan Avrupa’nın değişiklik aleyhinde olması, bu milletin yapacağı tercihlerle onlara iktidar yolunu ebediyen kapatacak olmasındandır. Kalbinde bir medeniyet sevdası taşıyan milletimizin her türlü zorluğa direnip, karşı koyarak yürüdüğü tarihi mücadele kesin bir zaferle nihayete ermek üzeredir. Şimdi 16 Nisan’da yapılacak referandumda bu gerçekleri insanımızla paylaşmak için yollardayız. “Memur-Sen’e Davet, Tercih Evet” sloganıyla insanlarımıza istikrarımız, istikbalimiz ve istiklalimiz için neden ‘evet’ demeleri gerektiğini anlatıyoruz.
 

25 yıldır verdiğimiz mücadelenin asıl ve elbette tarihi kazanımlarına yaklaştığımız bir dönemdeyiz. Bu hareket nice bin cefayla yola çıktı, nice bin vefayla yoluna devam etmektedir. ‘Bir adım atarsak kafes kırılır/ Belki birden erir zincirlerimiz.’ Bu intibah, bu milletin elini kolunu bağlayarak, kendine hareket ve egemenlik alanı açmak isteyenlere karşı tutsak edilemeyecek bir ruhun haykırışıdır. Öncülerimiz bu ruhla yürüdüler karanlıkların üzerine. Yolları uzun, yükleri ağırdı. Sonraki her kuşak hak ve özgürlük yolunda daha sıkıntısız yürüyorsa öncekilerin vesayete, zulme, haksızlığa, hukuksuzluğa asil, kişilikli karşı duruşları, dayanmaları, direnmeleri sebebiyledir. Bu dava bize böyle intikal etmiştir. Bu şarkı, bu şiir, bu ses, bu bayrak bize böyle ulaşmıştır. Bizler de sonraki nesillere aynı mücadeleyi, aynı yolu daha geniş imkânlarla miras bırakmak için çaba harcıyoruz.
 

Geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da 41 ülkeden ‘Vefa’ buluşmamıza davet ettiğimiz 57 sendika temsilcisi dostumuzla bir kez daha kucaklaşma, konuşma, tecrübe, umut ve heyecanlarımızı paylaşma fırsatı elde ettik. Küresel ölçekte emek örgütlerinin iş birliğini zorunlu kılan, sömürüye dayalı kapitalist işleyişin küresel boyutta oluşturduğu gelir adaletsizliğinin yanında adil bir paylaşım için aynı ölçekte adalet arayışımızdır. Gelir dağılımında sağlanacak adalet ve çalışma hayatındaki güvenin, isyan noktasına gelmiş kitlesel vicdanı teskin edeceği düşüncemizi dostlarımızla paylaştık.
 

Genelde medeniyetimizin yeniden ihya ve inşasına özelde sendikamız içinde kadınlarımızın örgütlenmesine ayrı bir değer veriyoruz. Kadınların sahiplenmediği hareketlerin başarı şansı çok düşüktür. O nedenle kadınlar bütün toplumsal değişim ve dönüşüm programlarının ana figürü yapılmıştır. Resmi ideolojinin pozitivist toplum mühendislikleri, müfredat programı ve eğitimdeki uygulamalar, en son da 28 Şubat sürecinde çok kaba bir şekilde gözlendiği gibi siyasal, kültürel vesayetin daha çok kadın figürü üzerinden kökleştirilmek istenmesi tesadüfî değildir. Önce kadınlarımız, sonra onlar üzerinden bütün bir millete karşı yapılan kuşatmayı kıracak en etkili hamle yine kadınlarımızdan gelmektedir.
 

Çözülmeden çoğalacağız. Hâlihazırda 450 bini aşkın üyeye ulaşmamız önemlidir. Ancak bundan da önemlisi 500 bin üyemizle ‘zirveden yeni ufuklara’ yürümektir. Memur-Sen olarak da ulaşmak istediğimiz yeni hedef, 1 milyon 111 bin 111. Önemli olan, her yeni günü eşsiz bir imkân bilerek yeni ufuklara bir adım daha atmaktır. Asla gevşemeyecek, yılmayacak ve yorulmayacağız. Çünkü bu davanın bir medeniyet, onur, iman ve benlik davası olduğunun bilincindeyiz. Vesayetçi yapılara karşı çıkışımızın temelinde kendi kişiliğimiz ve kimliğimizle özgür olarak var olma ve yaşama iradesi vardır. Zulme, haksızlığa, tahakküme, ihanete geçit vermeyecek kararlılıkla çoğalan, güçlenen bu iradedir. Bizimkisi bir şafağa uyanma, şafağı uyandırma yürüyüşüdür. 

Önceki Yazılar
1- Niceliğimizin büyüklüğünü niteliğimizin gücüyle besliyoruz
2- Yabancı dil öğretimi için önce öğretmen
3- Özel öğretimin hâli ve sorunlarının halli
4- Tarihin öznesi olmak için paradigmayı değiştirmeliyiz
5- Millî Eğitim millî eğilime uymalıdır
6- Hikmet sırrına erebilen üstün zekâlı çocukları tanıma ve yetiştirme davamız
7- Büyük Türkiye hedefine inanmış 402 bin üyeyle yeni anayasa yolculuğu başlatıyoruz
8- Muhaciri olduğumuz dünyanın Ensarı olmak
9- "Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın..."
10- Öncü medeniyet davasında imam hatip okullarının önemi ve sorumluluğu
1 2 3 4 5 6
Top