Küresel dünya düzenine niçin katlanmamalıyız
44765 | | | 06-05-2017

Latif SELVİ

Ulusal devletler kendi doğal sürecinde inşa olmadığı için küresel sistemin bir projesi olarak hayata geçti. Küreselde ne hedeflenmiş ise ulusalda onun mikro yapısı oluşturuldu. İster küresel olsun ister ulusal olsun, sistemin üç ana mekanizması var. Birincisi, pozitivist bir anlayışın ürünüdür. İkincisi, milliyetçi ve üstünlükçü bir anlayışa sahiptir (Biz kendi dilimizde buna ırkçı-emperyalist diyoruz). Üçüncüsü, tekâmülcü ve elemeci bir yöntemi var, yani güçlünün zayıfı ezip yok eden veya emri altına alan seçkinci bir anlayışı öne çıkarıyor.
 

Bu sistemi kuranlar, Fransız ihtilali ile birlikte harekete geçerek içinde gizli zehir taşıyan saygın kavramlar kullandılar. Sistem, yanıltma ve aldatmayla işletildi, yani manipülatif bir yöntemi seçtiler.
 

Fransız ihtilali, ana ilkeler olarak Hürriyet, Adalet, Milliyetçilik, İlericilik, Demokrasi, Eşitlik, bunlara bağlı olarak İnsan Hakları, Ulusal Egemenlik, Anayasacılık gibi kavramlar üretti. Bu kavramları ve taşıdığı sorunları tarihi bağlamını da dikkate alarak tartışabiliriz, tartışmalıyız da. Ancak bizim açıklamak istediğimiz şey, bu umdelerin, halklar nezdinde karşılığı olan değerlilikte bir felsefi temel üzerine oturtturulmadan, başta belirttiğimiz üç anlayışın doğal bir durum olduğunu tüm dünya halklarına kabul ettirmek için ya bir virüs olarak veya manipülatif bir yaklaşım olarak kullanılmasıdır.
 

Kanaatimce bu kavramların ışığında başarmak istedikleri şey, benimsenebilir değerler ışığında süslü, hileli yöntemlerle sömürülerini devam ettirmektir. Sistemin kuramcılarının en sahtekârca kullandıkları yöntemlerden biri de, tüm dünyayı din ve gelenekten koparmaya çalışırken, muharref de olsa, Siyonizm ideolojisi de dâhil, sıkı inanç bağlarını sürdürmesidir. Öyle ki, içlerine kendilerinden olmayan veya militanca bağlı olmayan kimseyi, güvenip gizli veya açık yönetim sistemlerine dâhil etmemektedirler.

Bu sistemin dünya toplumlarınca yaklaşık 230 yıldan bu yana oluşturduğu travmanın iyi anlaşılması için, numune-i imtisal olarak kurulan İsrail devletinin oluşturduğu örnek toplumun(!) insanlık anlayışı, saldırganlığı, vahşeti tüm çıplaklığıyla küresel güçlerin kirli yüzünü anlamak için kâfidir.
 

Küresel sistem ve ideolojisinin doğduğu yer olan Batı’da dini erk ile siyasi erkin alanı belirlendi. Papa ve hinterlandının etki alanı ve yetkisi tayin edildi. Taraflar razı edildi. Siyasal alanda ise ülkelerin geleneksel sınırları ve yönetim anlayışları değişti ve parçalanmalar, küçülmeler gerçekleşti. Büyümenin, güçlü birliktelikler oluşturmanın standardını ve sınırlarını küresel sistemi yöneten veya kontrol edenler belirledi. Yani herkesin, her toplumun ve her ülkeye sınırlarını, oynayacağı rolü ve sistemdeki konumunu belirlediler (Bugün sürdürülen savaşların önemli bir sebebi de genel gidişattan hoşnut olmayanlar veya kendisi ve ülkesinin pozisyonundan rahatsız olanlarla küresel sistemi acımasızca sürdürmek isteyen dünya egemenlerinin arasındaki çatışmadır).
 

Bu çerçevede sistemin aktörleri, Papalıkla siyasileri laiklik üzerinden anlaştırdılar. Buna ihtiyaçları vardı. Çünkü Hristiyan dünyayı proje ortağı, Avrupa siyasal sistemini ise taşıyıcı organizatör olarak planlamışlardı. Bundan dolayı Kiliseye bir alan açtılar. Bunun nedeni ise, projelerinin önündeki en büyük engel olarak gördükleri din ve geleneğin gücünü karşılarına almadan yollarına devam etmekti. Ancak sistemi ve değişimi siyasiler üzerinden hayata geçirdiler.
 

Müslümanları ise, hem uyarlayamadıkları hem de Papalık kadar alan açmayı uygun bulmadıkları için, hilafet de dâhil, dinin ve dindarlığın alanını yok etmek, baskı altında tutmak istediler. Bunun için Batı’da laiklik, Papalıkla siyasal alanın devlet içinde sınırlarını belirler. İslam dünyasında ise laiklik, dini devlet sisteminden uzak tutma aracıdır. İslam dünyasında laiklik, dinin anlayış ve yaşayışının korunmasının teminatı değil, engelleyici unsuru olarak kullanılmıştır. Bu konu, ‘neden’ ve ‘niçin’leriyle başlı başına bir yazı konusudur.
 

Bu sistemin yürütücüleri, güçlünün hâkimiyetinin doğallığını esas alan, sınıflandırıcı bir anlayışa; çatışmacı, güçlüden, zenginden, yönetenden yana tahakküm alanları oluşturan, insanı bir eşyadan, bitkiden, herhangi bir canlıdan farklı görmeyen bir anlayışa sahip oldukları için yeryüzünün en büyük kölelik sistemini kurdular, koloniler oluşturdular. Bunu da, demokrasi, hürriyet, adalet, insan hakları gibi kavramları kullanarak gerçekleştirdiler.
 

Müesses nizam dünya ölçeğinde bir köle düzeni oluşturdu. Maalesef yedi milyarın üzerindeki insanlık ailesi; piramidin zirvesinde güçlü ekonomik imkâna sahip olan sınırlı kitlenin refahı, mutluluğu ve onların seçkinci güdülerini tatmin etmesini, semirmesini doğal sayarak hizmet etmeye mahkûm edildi. Milyarlarca insan, elitist küresel güçlerin çıkarlarına katkıda bulunduğu kadar bir hayat alanı buldu. Küresel güçlerin bizden, tüm dünyadan beklenti ve isteği ise, bu durumu kanıksamamız, ‘böyle gelmiş böyle gider’ anlayışını kabullenmemizdir.
 

Küreselleşme ile birlikte büyük ekonomik inkişaf olduğu, Gayri Safi Hasıla’nın büyüdüğü doğrudur. Ancak hangi temel anlayış üzerinde büyüdüğü daha önemlidir. Belli bir zümre her şeye sahip olurken, diğerleri, kabul edilen yüzde doksan açlık, yokluk, sefalet, gözyaşı ve kan gölüne mahkûm oldu.
 

Konunun anlaşılması için aşağıda vereceğimiz bilgiler her şeyi açıklamaya yeter.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın 2006 yılında yayımladığı rapora göre, dünya nüfusunun yüzde 10’unun dünya servetinin yüzde 85’ine, dünya nüfusunun yüzde 90’ı ise dünya servetinin yüzde 15’ine sahiptir. Dünya servetinin Kuzey Amerika, Avrupa, Japonya ve Avustralya gibi ülkelerde yoğunlaştığı, bu ülkelerin dünyanın hane halkı servetinin yüzde 90’ını elinde tuttuğu belirtilmektedir.

Yine dünyada 1 milyar insan günde 1 dolarla geçinirken, zenginler, aşırı yoksul 1 milyar insandan 38 bin 486 kat fazla gelire sahiptir. Birleşmiş Milletler’in bir alt kuruluşu olan Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) yayınladığı rapora göre, günde 25 bin insanın açlıktan öldüğü görülmektedir. Bu fotoğraf, uygulama kusurlarından değil, zihniyet sorunlarından kaynaklanmaktandır.
 

Paylaştığımız bu veriler bile insanlığın yaşadığı vahim durumu izah etmek için kâfidir. O halde insani yaşam standardını herkes için gözeten, güvenli bir gelire kavuşturan bir anlayışla dünyayı yaşanabilir hale getirmek en önemli insanlık görevi olmalıdır. Bunu başarmanın en önemli mücadele ortamı, taban örgütlülüğümüzü güçlendirmek ve sendikalaşmaktır.
 

Edindiğimiz tecrübeler göstermektedir ki, hegemonik yapının unsurlarının merhametine sığınarak sorunlarımıza çözüm bulmamız mümkün değildir. Zira hak gözetmeyen, çıkar ilişkisiyle birbirine bağlı girift ilişkiler yumağı halinde hareket eden yapılar, yalnızca işleyişi meşrulaştırmaya çalışırlar. Böyle bir gücün karşısında mağduriyet yaşayan ve haksızlığa uğrayanlar dayanışmak, birlikte hareket etmek suretiyle mücadele edebilir, ayakta kalabilirler.

 

Bizler kötü gidişata dur demek için sorumluluk almaktan kaçınmadan, kararlılıkla bu mücadeleyi vermek zorundayız.

Hedefimiz, bu sapkın ve bozuk düzeni değiştirebilmek, insani değerler ışığında yaşanabilir bir dünyayı yeniden oluşturabilmektir.
 

Bunu başarmak için, her türlü düzenbazlıkla mücadele etmeli, tehdit ve şantajdan çekinmemeli, kararlılıkla, doğru bildiğimiz yolda korkmadan yürümeye devam etmeliyiz.

Adaletin tesisi için bu bir insanlık borcudur. 

Önceki Yazılar
1- Helal kazançtan ne anlamalıyız
2- 16 Nisan'dan ne bekliyoruz?
3- Müzakere kültürü
4- Balkan tecrübesi ve gelecek paydaşlarımız
5- Duvarları aşmak
6- Malezya izlenimleri ve düşündürdükleri
7- 1 milyon sevdadır bizimkisi
8- Aranan insan
1
Top