Helal kazançtan ne anlamalıyız
24398 | | | 20-06-2017

Latif SELVİ

Hepimiz hayatımızı idame ettirdiğimiz kazancımızın helal olmasını arzu ederiz. Bu fikrin bizde oluşmasının hem İslami hem de insani temelleri vardır. Helal ve haram kavramları, bireyin yaşamında İslami ölçekte son derece önemlidir. Helal dediğimizde ondan yararlanma hakkına sahibiz demektir. Haram dediğimizde ise yararlanılması, faydalanılması yasak olandır. İnsani temelde ise kişi vicdanını temin eden, bir hakkın teslimini ifade eder.


Bazen haram ve helal olan şey çok belirgin olur.  Bunu hepimiz okur, anlarız. Bazen de karmaşık olur, konuyu doğru analiz edemezsek yanlışı hatta temel yanlışı doğru gibi algılayabiliriz.

Hırsızlık yapmak haramdır, kötüdür. Buna itiraz eden de, yadırgayan da, karşı çıkan da olmaz. Bir işverenden bir de çalışandan örnek verelim. Bir işveren kişinin hakkının karşılığını vermiyor, mağdur ediyorsa, çalışanın maaşını gününde ödemesinin bir anlamı yoktur.  Görünür bir yaptırımı da yoktur. Ayrıntıyı bilemez isek yalnızca kişiye zamanında maaşının ödenmesiyle hakkını aldığını sanırız. Hatta bu yönüyle bilmeden işvereni takdir bile ederiz. Çalışan için ise, hazırlaması gereken siparişi haklı bir gerekçesi olmadan zamanında teslim etmediğinde, müessese zarara uğradığı zaman biz bunu bir iş kusuru olarak görürüz. Kazancı boyutunda değerlendirmeyi dikkate almayız. Hâlbuki bu durum bir kazanç kaybına yol açmışsa bizim kazancımızın helalliğini tartışmaya açmaz mı?

Bir emekçinin iş yerinde bilerek işletmeyi zarara uğratmasının, işini eksik yapmasının, kaytarmasının neticesi olarak, kazancının helalliği tartışmalı değil midir? Çalıştığı iş yerinin patronu veya işletmecisine tepki göstermek için iş yerindeki makineleri kırmak, bilinçli arızalandırmak doğru mu? Vandalların yöntemi meşru bir mücadele ve tepki yöntemi olabilir mi? Bu ve benzeri sorular çalışma hayatını ciddi irdelememizi zorunlu kılıyor.
 

Kazancımızın nereden geldiğine bakmadan faydalanma yoluna gitmek helal ve haramı küçümseyip, dikkate almadan, yararlanma yolunu seçmek, haram kazanca dayanan haksızlıkların ve ekonomik felaketlerin temelini oluşturuyor. Yaşanan sorunlar fakir ve ikincil duruma düşürülen ülkelerin halklarının sorunu değil, yaşayanların bu durumu top yekûn bir insanlık sorunu olduğunu göreceğini düşünüyorum. O halde kazancımızın kaynağına çok dikkat etmeliyiz.
 

Meseleyi doğru kavrayabilmek içinde salt ürün merkezli, işin özünü irdelemeden, ilk görünen şekliyle değerlendirmemek mecburiyetindeyiz. Özellikle üretimin paydaşlarının katkısı topyekûn değerlendirilmeli hüküm de bunun üzerine verilmelidir. Yani ekonomik hayat, insan sağlığı, sosyal yaşam, adil paylaşım ve insanilik temelinde bir paydaşlıklar grubu olarak değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Hatta etkilenen tüm kesimler dikkate alınmalıdır. Zira her şeye kendi çıkarı doğrultusunda bakan, başkasının veya paydaşının hakkını, hukukunu gözetmeyen bir ekonomi yönetimi helal kazanç açısından problemli bir alan oluşturur.


Küresel sermaye ve onları örnek alan evrensel ekonomik hayatın ana aktörleri ve onların yereldeki uzantıları haline gelmiş olanların şekillendirdiği çalışma hayatı, maalesef soru işaretleriyle dolu bir tablo ile tüm insanlığı karşı karşıya bırakmıştır. Dünyayı bir yağma yeri gibi görüp tüm imkânları ve kaynakları adeta uhdesine geçirmek için hücum eden, ele geçirmeye çalışan, ganimet olarak gören, bir anlayış egemen durumda.
 

Bunun içinde insan sağlığına zararı olduğunu bilse bile bir çiftçi, üretimi artırarak daha fazla kâr elde etmek için tereddüt etmeden yetiştirdiği bitkiye insan yaşamına kast eden müdahaleler yapabiliyor.
 

İşveren, yalnızca elde edeceği kâra odaklanıyor. Hep daha fazla kazanmak için üretim istiyor, ödeme hilelerinden kaçınmıyor, iş sağlığı güvenliği, hijyen vb. konulara riayet etmiyor, vaadine uygun davranmıyor, çalışanın sosyal hakları, maaş ve ödemesi gibi konularda son derece olumsuz yaklaşıyor. En alt sınırı bile aşağıya çekmeye çalışıyor. Çalışma barışını “yersen, işine gelirse” üzerinden kurguluyor.
 

Çalışan ise, işin sahibi gibi çalışma yerine “ne kadar ekmek o kadar köfte” mantığı ile işi geliştirici, büyütücü kaliteli hale getirme yerine, sorumsuz davranmaktan, işe hile yapmaktan, verimsiz olmaktan çekinmiyor. Emeğin hakkını vermiyor.
 

Devlet ise bürokrasi ve çalışanlarıyla, hayatı insani temelde kolaylaştırma, çözüm üretme yerine, duvar ören, icbar edici yöntemlerle zorlaştıran, kişi hukukunu gözetmeyen, toplumsal talepleri ihmal eden, toplumun işini kolaylaştırmak yerine bıktıran ve nefret ettiren bir yol izliyor.
 

En zengin ülkelerden en fakirine kadar, kaos, haksızlık, can güvenliği, endişenin hâkim olduğu ve kimsenin emin olarak yaşamını sürdüremediği bir ortam mevcut. Bunun yanı sıra paylaşımda yaşadığımız sorunlarda, adaleti ve helal kazancı bozmakta, mağduriyetler ve haramzadeler üretmektedir.   Bunların hepsi ellerimizle de yaptığımız şeylerin bir sonucudur.
 

Bugün ekonomik büyümeyi gerçekleştirecek düne göre daha fazla bilgimiz var. Yetişmiş insan kitlesinde istediğimiz seviyede olmasak da düne göre daha iyiyiz. Ulaşım sorunu, dış ticaret, ithalat ve ihracat konusunda büyük mesafeler aldık.
 

Bunların başarıyla gerçekleşmesi durumunda elde edilen kâr, adil bir paylaşımla sahiplerini bulmalı ki her bir alanın katkı vericileri mutlu olabilsin. Fedakârlık ve aza kanaat etme öncelikli olarak üretimdeki büyük pastayı elinde tutan sermaye sahiplerine düşmektedir. Arızaları gidermek, takviye etmek, bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ancak diğer katkı veren paydaşlarda, sanki işletmenin gerçek sahipleri gibi işine sarılmalı emeğin hakkını vermelidir.
 

Yani bir kazancın helal olabilmesi ürünün helalliği ile sınırlı olamaz. Tüm parçaları birbirini tamamlayan, birlikte bir bütün oluşturan, bir binanın tuğlaları gibi hareket ederse, elde edilen kâr da adil paylaşılırsa, o kazanç helal kazanç olabilir. Aksi durumda hak yenir, helal kazanç olmaz.
 

Yıllar içinde yaşadığımız tecrübelerden de anlaşılacağı gibi yaşanan problemlerin çözümünü yalnızca kişilerin insafı, anlayışı, idraki ve izanına terk ederek çalışma hayatının sorunlarını çözümleyemeyiz. Çünkü problemin kaynağı bilgi eksikliği değil meselelere yaklaşım sorunudur.
 

Helal ve haramın doğru anlaşılması için iki boyutu öne çıkarmalıyız. Hukuk üstünlüğü ilkesini başarıyla uygulayabilmeliyiz. Hukuk güçlülerin hukuku değil, herkese adil davranan bir hukuk olmalıdır. Güç dengesini doğru şekillendirmeliyiz. Bunun gerçekleşebilmesi içinde örgütlenmeliyiz, sendikalaşmalıyız. Zira örgütlülük tüm kesimler için haklının korunmasında son derece önemlidir. (işveren, çalışan, küçük işletmeci, müstahsil)
 

Arzu edilene ulaşmak için, temel doğruyu ortaya koyan kaynaklarımızdan beslenerek, en uygunu tespit edip, hayata geçirmeliyiz.

 

 

Önceki Yazılar
1- Küresel dünya düzenine niçin katlanmamalıyız
2- 16 Nisan'dan ne bekliyoruz?
3- Müzakere kültürü
4- Balkan tecrübesi ve gelecek paydaşlarımız
5- Duvarları aşmak
6- Malezya izlenimleri ve düşündürdükleri
7- 1 milyon sevdadır bizimkisi
8- Aranan insan
1
Top