Bir istiklal ve istikbal meselesi olarak öğretmenlik mesleği
4676 | | | 12-02-2018

Ali YALÇIN

Öğretmenlik mesleği her toplumda en çok önemsenen, bu nedenle en çok tartışılan ve toplumsal çıktılarına bağlı olarak da en çok eleştirilen mesleklerin başında geliyor. Toplumun kültürel birikimini geliştirmek ve ideal nesiller yetiştirmek bir devletin/toplumun en önemli istiklal ve istikbal yatırımıdır. Nitekim nesil, bir toplumun cenneti olabileceği gibi cehennemi de olabilir. Albert Einstein’ın yerinde ifadesiyle, öğretmen ihmal edildiğinde o ülke intihar ediyor demektir.

Bu öneminden dolayı öğretmenlerin, içinde yaşadıkları çağın sorunlarını doğru idrak etme, sorunları belirleyebilme, bu sorunlara tatmin edici çözümler üretme konusunda yeterli, yetenekli ve beceri sahibi olmaları beklenir. Öğretmenler aynı zamanda bu ve bunlara benzer becerileri toplumun diğer üyelerine de kazandırırlar. Maalesef, eğitim sistemi, hizmet öncesinde alınan eğitim, hizmet içi eğitim ve öğretmen yetiştiren mekanizma göz önüne alındığında günümüz öğretmenlerinin bu özelliklere sahip olmasını beklemek mümkün görünmemektedir.

Modern öncesi toplumlarda, bugünden farklı olarak, ilim, talep edene verilmiştir. O nedenle öğrenciye “talebe veya talip” denmiştir. Bir hocaya talebe olmak için önce kabul edilmek gerekir. O nedenle her talebe hoca tarafından seçilmiş bir kişidir. Burada kişinin makam mevkisine, zenginliğine değil talebelik kıstaslarına bakılır. Bu durum doğal olarak hocaların itibarını çok yüksek tutmuştur. Nice devlet adamı için bazı hocalara talebelik yapabilmek başlı başına bir şeref nedeni kabul edilmiştir. Modern dönemle birlikte yaygın ve örgün eğitim artmış, eğitim sistemi değişmiş, öğrenci profili de öğretmen profili de değişmiştir.

Bir talebin sonucunda değil de zorunlu olarak okula giden talebenin yerini öğrenci; modernizm öncesi dönemin “müderris”, “hoca”, “hâce”lerinin yerini ise modern dönemle birlikte “öğretmen” aldı. Bilgi kaynaklarına ve bilgiye bizzat ulaşarak bilgiyi yeniden üreten, bütün bunları bir usul çerçevesinde yapan, elde ettiği bilgiyi/ilmi hayatın içinden rafine eden, bilgiyi aktarmakla kalmayıp muhatabını eğiten, bilgi ve birikiminde çok yönlü bir yapıya sahip hocaların yerini; verili paket bilgiyi -onu da özgünleştirmeden- olduğu şekliyle aktarması istenen bilgi transfer elamanları olarak öğretmenler aldı. Her ne kadar isimlendirme bu süreci adeta tek başına özetliyorsa da mesele salt isimlendirmeyle ilgili değil. Mesele, hoca ve müderris kimliğinin; taşıdığı fonksiyon, nitelik ve içerik itibarıyla dozajı artan bir şekilde sekülerleşerek sırasıyla muallim ve öğretmene dönüşmesi ve bugün geldiği nokta itibarıyla sadece verili bilgiyi transfer eden bir forma indirgenmiş olmasıdır. İbn Haldun’a göre eğitim/öğretim, meslek olmanın yanında bir sanattır. Zamanla yitirilen bu vasıf, eğitim ve öğretmen paradigmasının yanlış kurulmasının bir neticesidir.

Elbette sorun modernizmin karakterinde olmakla birlikte birçok ülkede bu sorun aşılarak bu dönemde de gerçek anlamda hocalık misyonunu yerine getirebilecek öğretmen profilleri üretilmiştir. Dünün bilge ve aydın eğitimcilerini bugün de kurmak mümkündür. Bunun kurumsal düzeyde olmasa da bireysel düzeyde sayısız örnekleri vardır. Yapılması gereken, medeniyetimizin birikimini bugünün birikimiyle buluşturarak öğretmenlik mesleğine kodlayabilmektir. Öğrencinin ruhuna dokunabilen, bilgiyi aktarmanın yanında sosyal hayatta da öncü misyonu üstlenmiş, bilge, “Asım’ın nesli”ni teşekkül ettirecek öğretmen profilli nesiller yetiştirilebilir ve Akif İnan’ın ifadesiyle “çağı kurtaracak” bir netice elde edilebilir. Aliya’nın deyimiyle, “Yeryüzünün öğretmeni olmak için gökyüzünün öğrencisi olmak lazımdır.” Gökyüzüyle ilişkisi kesilmiş bir paradigmayla bunun olmayacağı aşikârdır.

Eğitimin öznesi her ne kadar öğretmen gibi görünüyorsa da aslında gizli öznesi devlet ve uyguladığı eğitim sistemidir. Zira özne olarak öğretmeni yetiştiren, eğitim metodunu ve öğretmenin eğitim faaliyeti sırasındaki sınırlarını belirleyen, eğitim materyallerini ve programları hazırlayan devlettir. Eğitimin dört ayağı olarak devlet/eğitim sistemi, öğretmen, öğrenci, aileden bahsetmek gerekir. Devlet ayağının içerisinde eğitimin fiziki şartları ile eğitim materyalinin olduğunu da ifade edelim. Dolayısıyla ortaya çıkan sonucu salt öğretmen üzerinden değerlendirmek öğretmene büyük haksızlık olacaktır.

Öğretmen, yukarıda dile getirdiğimiz üzere, verili olanı uygulamakla sınırlandırılmıştır. Yani ancak bütün şartlar olgunlaşmışsa öğretmenin verili vazifeyi en iyi şekilde yerine getirmesi beklenebilir veya eğitim sisteminin sonuçları üzerindeki etkisi sağlıklı ölçülebilir. Türkiye’de şu anda söz konusu şartların olgunlaştığını söyleyebilmenin çok uzağındayız. Buna karşın eğitim sisteminin arızalarının faturasının öğretmene kesilmesi, harici sebeplerin bir ürünü olarak ortaya çıkan itibar kaybını daha da derinleştirmektedir.

Öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılması, en temelde öğrencinin, yani neslin eğitimine olumsuz yansımaktadır. İtibarını yitirmiş bir öğretmenin öz saygısını da yitireceği mukadderdir. Öz saygısını yitirmiş bir öğretmenin saygın olması ise beklenemez. Bu tablo derinleştikçe, giderek fasit bir daireyi doğuracaktır. Bunun önüne geçmek, öğretmenlik mesleğinin itibarının artırılması ve eğitim zemininin olgunlaştırılmasıyla mümkündür.

Eğitimin şartlarının/zemininin olgunlaştırılması konusunu sürekli akılda tutarak, öğretmenin eğitimin gerçek öznesi olabilmesi ve öğretmenden en yüksek verimin alınabilmesi için neler yapılması gerektiği üzerinde durmakta, konuya altlık olarak şu tespitleri yapmakta fayda var.

Öğretmenlik ne kadar idealize edilirse edilsin, sonuçta profesyonel bir meslektir ve emek-ücret ilişkisine tabidir. Öğretmenlik ideali de ancak emek-ücret dengesinin sağlanmasıyla olgunlaşabilir. “Dünyada her şeye değer biçilebilir ama öğretmenin eserine değer biçilemez” diyen Sokrates’e kulak vererek, devletin öğretmene verdiği değerin bir göstergesi olan ücret konusunda OECD ve Avrupa Birliği ülkeleri ortalamaları çıta olarak kabul edilebilir.

Öğretmenin başarısı, idealistliğinden önce donanımıyla ilgilidir. Bu donanım da ancak çok iyi bir lisans eğitimi ve sonrasında hizmet içi eğitimlerle sağlanabilir. Sistem ne kadar mükemmel kurulursa kurulsun, eğitim sisteminin pratik öznesi öğretmen olduğundan, öğretmenin kalitesi eğitim sisteminin kalitesinin çıtasını oluşturmaktadır. Başarı için, öğretmeni yetiştiren sistem veya öğretmen yetiştiren kurumlar ciddi bir şekilde elden geçirilmelidir.

Öğretmenin başarısı aynı zamanda fiziki şartların uygunluğu, uygulanması istenen öğretim metodu ve eğitim materyaliyle de doğru orantılıdır. Özellikle bilginin aktarılması sürecinde uygulanması gereken metodun verimliliği öğretmenin verimliliğini doğrudan etkilemektedir. Bunun yanı sıra eğitim materyallerinin kalitesi ve yerindeliği de ayrıca değerlendirilmelidir. Dolayısıyla eğitimde kalıcı kalitenin sağlanması, yukarıda sayılan hususlarla birlikte öğretmenin yetiştirilmesinden atama sistemine varıncaya kadar gerekli şartların bir bütün olarak aynı anda sağlanmasıyla mümkündür. Bunları sağlamadıkça, ne eğitim sistemimiz başarılı olabilir ne de öğretmenin saygınlığı istenen düzeye çıkarılabilir.

Dijital çağın bizi hazırlıksız yakaladığı bir dönemde, nesillerin yetiştirilmesi çok daha fazla önem arz etmektedir. Bu yeni süreçte bizi bekleyen tabloda nesillerin kaybolup gitmesini istemiyorsak, öğretmenlik mesleğinin bir istiklal ve istikbal meselesi olduğunu kavramalı ve buna göre hareket etmeliyiz.

Mesele son derece ciddidir ve kaybedecek bir dakikamız bile yoktur. 

Önceki Yazılar
1- Seçimimiz daha ideal bir eğitim düzeni içindir
2- Şiddet eğitimi tehdit ve tahdit ediyor
3- Yanlışı göstermek doğruyu görenlerin hakkıdır
4- Bugün için umut gelecek için müjdeyiz
5- Sıralama ve yerleştirme baskısı altındaki ortaöğretime yerleştirme serüvenimiz
6- Niceliğimizin büyüklüğünü niteliğimizin gücüyle besliyoruz
7- Yabancı dil öğretimi için önce öğretmen
8- Cefayla açılan yolu vefayla yürüyoruz
9- Özel öğretimin hâli ve sorunlarının halli
10- Tarihin öznesi olmak için paradigmayı değiştirmeliyiz
1 2 3 4 5 6 7
Top