Mehmet Akif İnan'ın gençlik tasavvuru
1247 | | | 24-12-2018

Hıdır YILDIRIM

 “Gel yürü ey çocuk güvene, aşka

Bulutlar donansın sözleşmemizden”

Mehmet Akif İnan

 

Gençlik ve gelecek, birbirini tamamlayan, birbirinin mütemmim cüzü gibi birbirinden ayrılmayan iki kelime. Hemen her çağda, içinde bulunulan zamanın insan kalitesinden kaynaklanan başat problemlerinin izalesi için geleceğin rafine edilerek garanti altına alınması düşüncesi en önemli tartışma konularından biri olmuştur. Zamandan şikâyet, zamaneden yakınma, gençliğin; yeni-taze nesillerin genç dimağlarının zamanın kirliliklerinden korunarak geleceğin sağlıklı toplumunun inşası düşüncesini doğurmuş, bu çerçevede eğitim sistemi ödevli hâle getirilmiş; gençlik, gelecek ve eğitim başlıkları sürekli birlikte ele alınmıştır.

Medeniyetimiz, bir gençlik medeniyetidir. İslam, bir gençlik hareketidir ve gençlerin omuzlarında yükselmiştir. Peygamberimiz İslâm toplumunun şekillenmesinde, İslâmî değerlerin yaşanmasında ve yayılmasında gençlere büyük görevler vermiştir. Gençlerin eğitimiyle yakından ilgilenmiş, onların her bakımdan iyi yetişmelerini istemiştir. Vahiy kâtiplerini genellikle gençler arasından seçmiş, İslâm’a davet mektuplarını da gençlere yazdırmıştır. Bazı gençleri de, o gün için çok ihtiyaç duyulan yabancı dilleri öğrenmeye teşvik etmiştir. Gençleri sürekli eğitime tabi tutmuş ve bu eğitim çerçevesinde kaydettikleri mesafe ile birlikte gençler, İslam’ı yeryüzünün bütün bölgelerine taşıma görevini üstlenmişlerdir.

Tarihte başarılmış pek çok büyük işin kahramanı gençlerdir. Onlardan biri olan Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u 21 yaşında fethederek Fâtih unvanını almıştır. İstanbul’un fethi bir gençlik hareketidir. İstanbul’un fethi, genç bir adamın azim, kararlılık ve ön açıcı liderlikle çağ açıp çağ kapatan nitelikte büyük bir başarıya imza atması demektir. Fatih Sultan Mehmed, kişiliği ve başarılarıyla gençliğin önündeki rol modeldir. Çok iyi bir eğitim almış, çağının bütün teknik ve mühendislik bilgisine vâkıf, kitaba ve kütüphaneye âşık, İtalyanca, Latince, Fransızca, Arapça ve Farsça bilen, Avnî mahlasıyla değerli şiirler yazan son derece donanımlı bir hükümdardır.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek, gençliği bin yıllık medeniyet değerleriyle kucaklaşmaya yönelten bir “Gençliğe Hitabe”de bulunmakta ve yetişmesini arzu ettiği gençliği, “Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik… Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik.” diye tarif etmekte, bu gençliğin gerçekleştirmesini beklediği büyük gelişmeyi dâhiyane bir teşbih ile “Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevi babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını da gediğine koymandır!” şeklinde dile getirmektedir.

Arif Nihat Asya da, meşhur Fetih Marşı’nda gençliği, fetihten sembollerle yerli ve millî bir duruşa yöneltmekte, beş asır önce çağ açıp çağ kapatan Sultan Fatih’in yolundan tarihî sorumluluğu üstlenmeye çağırmaktadır. Arif Nihat Asya’nın gençlikten beklentisi, bir an önce kendisiyle olan savaşını bitirmesi ve tarihî misyonunun gereğini yerine getirmesidir. Bunu “Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın? / Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!” mısralarında dile getirmektedir.

Türkiye’de 14 Mayıs 1950 tarihinde Demokrat Parti’nin iktidara gelişinin ardından yerli ve millî değerlerin yeniden yeşermesine fırsat verilmiş, millet yavaş yavaş özüne dönmeye ilişkin kurumlarını oluşturmaya başlamıştır. 1951 yılında beş ilde açılan ve zamanla buna yenileri eklenen İmam-Hatip Okulları, bin yıllık medeniyet değerleriyle meydana getirilen inkıtanın ortadan kaldırılmasına, tarihi bağın yeniden kurulmasına yönelik mücadeleyi taşıyacak bir nesli yetiştirmeye başlamıştır.

Üstad Necip Fazıl’ın konferansları, illerde, ilçelerde açılan Büyük Doğu Cemiyetleri, Millî Türk Talebe Birliği, Akıncılar Derneği, Millî Gençlik Vakfı gibi kuruluşların çalışmaları hep ezilen, örselenen değerleri yeniden ayağa kaldıracak bir neslin yetiştirilmesine yöneliktir. Adı geçen kuruluşların hedefi hep gençlik ve gelecektir.

1950 ve 1960’lı yıllarda bilim adamı kimliğiyle temayüz eden ve milletine bu kimlikle hizmet etme çabası içerisinde olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Türkiye’de yerli ve millî kimliğe sahip olan kişilerin gayr-ı millî unsurlar tarafından sürekli önünün kesildiğini görünce 1969 yılında siyaset sahnesine atılarak yerli ve millî duruşu ülke yönetimine taşıma mücadelesi vermiştir. Necmettin Erbakan’ın örgütlü mücadelesini ve büyük ülküsünü taşıyacak nesilleri, gelecek kuşakları yetiştirebilmek için kurulmasına öncülük ettiği gençlik örgütlenmesi Millî Gençlik Vakfı’dır. Millî Gençlik Vakfı, millî gençlik vasıflarını haiz gençliği yetiştirmek, bu gençleri bir çatı altında toplamak, onların daha ileri seviyede eğitimlerini yapmak, onları millî ve manevi değerler çerçevesinde şuurlandırmak ve çalışma kapsamı olarak da bütün gençliğe kucak açmak amacıyla 29 Mayıs 1975 tarihinde -İstanbul’un Fethi’nin 522. yılında-  Vakıflar Kanunu çerçevesinde kurulmuştur.

Millî Gençlik Vakfı’nın gençlik tanımı yaşı değil, hissiyatı dikkate alır. Sloganı olan ve Necmettin Erbakan’a izafe edilen “Genç inancı ve ideali uğruna fedakârlık yapabilendir” sözü bunu ifade eder. Millî Gençlik Vakfı çatısı altındaki her yaştan yüz binlerce insan, burada edindiği millî şuurla milletin köksüz ve ruhsuz bir millet hâline dönüştürülmesi tehlikesine karşı destansı fedakârlıklarla mücadele etmiştir.

Millî Gençlik Vakfı’nın gerçekleştirdiği en önemli etkinlikler, her yıl 29 Mayıs günü değişik illerde yapılan “Fetih Günü” programları olmuştur. Stadyumlarda gerçekleştirilen bu programlara Türkiye’nin her yerinden yüz binlerce genç katılmış, İstanbul’un Fethi’nin heyecanını Necmettin Erbakan’ın muhtevalı konuşmalarıyla her yıl tazelenerek yaşamıştır.

Millî Gençlik Vakfı’nda yetişen pek çok gencin iki binli yıllarda siyasette ve bürokraside önemli makamlara gelmesiyle millet, kendi duyarlılıkları doğrultusunda bir yönetime erişmiş ve kendi ruh kökünü hedef alan pek çok yasağın bu gençler eliyle ortadan kaldırıldığına şahitlik etmiştir.

 

Mehmet Akif İnan’ın gençlik çalışmaları

Mehmet Akif İnan, millî duyarlılıkları olan bir çevrede, yerli ve millî bir duyuşla yetişmiştir. Urfa ve Maraş’ta geçen ilk, orta ve lise öğreniminin ardından 1961’de Ankara’da yükseköğrenime başlamış, bir yandan da Hilal dergisinde çalışarak yayın faaliyetlerine başlamıştır. Akif İnan’ın dışarıdan gelenler için Ankara’daki ilk adresi Hilal Yayınevi’dir. Prof. Dr. Şükrü Karatepe, bir anısında bu buluşma ve tanışmaların tadını şöyle nakletmektedir: “İlk karşılaşmamız Hilal Yayınevi’nde oldu. Denizciler Caddesi’nin eski An­kara evleriyle bütünleştiği güney ucunda köhne bir yapıda faaliyet gösteren Hi­lal Yayınevi’ne arkadaşım Ömer Türktekin ve Mehmet Soyak ile beraber gittik. Koridora ve odalara rastgele yığılmış kitap ve dergi paketlerinin arasından ge­çerek ulaştığımız daha düzenli bir büroda Akif İnan, gür sesi, gülümseyen zarif üslubu ve her zamanki gibi şık giyimi ile dikkatimi çekti.

Çaylarımızı yudumlarken, Ömer’e ve bana, yaşıtı iki olgun insanla sohbet eder gibi değer verdi; ince bir üslupla sorular yöneltip yakınlık göstererek tanımaya çalıştı. Hilal Yayınevi’nin çıkardığı kitaplardan birer takım alarak ayrıldığımız bu kısa ziyarette geçen konuşmalardan bende kalan, Necip Fazıl’ın ‘İdeolocya Örgüsü’ adlı kitabı ile ilgili söyledikleri oldu. 1968’de Hukuk Fakültesine kaydımı yaptırarak Ankara’ya yerleşince, kendi­mi üniversite sınavına geldiğimde tanışma imkânı bulduğum ağabey ve arka­daş çevresinin içinde buldum. Anadolu’dan gelen düşünce ve sanat ilgisi olan gençler için ikinci bir fakülte değeri taşıyan bu dost ve arkadaş çevresinden ilk akla gelenler arasında Nuri Pakdil, Mehmet Akif İnan, Zübeyir Yetik, Erdem Bayazıt, Hasan Seyithanoğlu, Rasim Özdenören, gibi isimleri sayabilirim.”[1]

Mehmet Akif İnan’ın 1964-1969 yılları arasında çalıştığı Türk Ocağı, onun Türkiye’nin aydın, sanatçı, siyasetçi pek çok isimle tanışmasına vesile olmuştur. Türk Ocağı aynı zamanda Ankara’ya çeşitli illerden özellikle öğrenim görmek için gelen gençlerin Mehmet Akif İnan’ı bulduğu adrestir. Burada buluşulur, kaynaşılır, büyük şehre ilk kez adım atan gençlere burada yol-yön gösterilir. Akif İnan, Türk Ocağı bünyesinde çeşitli konferanslar organize eder, bunlardan en bilineni Necip Fazıl konferansıdır. Nuri Pakdil, o günleri şöyle anlatmaktadır: “Akif İnan Türk Ocağı’ndayken bizim yerimiz orasıydı. Ben o sıralarda Devlet Planlama Teşkilatı’ndaydım. Hemen hemen her gün işten çıkınca oraya uğrardık. Ben tabii fakülteyi bitirmiştim avukatlık stajını da yapmıştım. Necip fazıl Kısakürek de -Üstad- birkaç defa Türk Ocağı’na gelmişti. Türk Ocağı’nda Akif İnan konferanslar verdirirdi kendisi de vermeye çalışırdı. Türk Ocağı dö­nemi böyle bir dönemdir.”[2]

1972 yılında Uşak’ta öğretmenliğe başlayan ve 1975’e kadar Uşak’ta, daha sonraki yıllarda da, vefat ettiği 2000 yılına kadar Ankara’da öğretmenlik yapan Akif İnan’ın okullardaki muhatabı yine gençlerdir. Mehmet Akif İnan, etkileyici, iz bırakan, yön veren bir öğretmendir aynı zamanda. Öğrencilerine yerli ve millî refleksler kazandırmış, milletinin içinden çıkıp milletine yabancılaşan aydınlar hâline dönüşmelerini önlemiştir.

Mehmet Akif İnan’ın Uşak İmam Hatip Lisesi’nde öğrencisi olan Hüseyin Tanrıverdi, bütün nahifliğiyle bir taşra kentinde, gençliğe yön kazandırma sadedinde ideal öğretmen tipindeki bir öğretmenin ne demek olduğunu şöyle ifade etmektedir: “Yatılı günlerimizin dışında hafta sonları evine davet ederek pazar kahvaltılarında sohbetler ettik. O sohbetler bizim için sanki bayramdı. Çünkü pansiyonda sabahları kurtlu tarhana içerken, hocamızın evinde börekler, çörekler ile kahvaltı ediyorduk. Bu bizim için bulunmaz bir nimetti. Bu kahvaltılarda hocamız ödev olarak değil, okumamız için elimize kitaplar tutuşturdu, sonraki hafta da o kitaplardan sorular sorardı, ki okuyup okumadığımızı kontrol ederdi.”[3]

Mehmet Akif İnan’ın 1975 yılından itibaren Ankara’da okul dışında gençlikle karşı karşıya bulunduğu başka adresler olmuştur. 1976 yılında kurulan Mavera dergisinin ve Akabe Yayınlarının merkezi gençlerin buluşma mekânı ve Mavera’nın başta Mehmet Akif İnan olmak üzere, yazı ve yönetim kadrosuyla tanışma ve kaynaşma mekânıdır.

Akif İnan, gençlik örgütlenmelerinin yayın organlarına da gerek yazılarıyla gerekse yayın kurullarında yer almak suretiyle katkıda bulunmuştur. 23 Ocak 1976 tarihinde Ankara’da kurulan Akıncılar Derneği’nin, ilk sayısı 3 Ağustos 1979 tarihinde yayımlanan “Akıncılar” dergisinin yazarlarından biri de Mehmet Akif İnan’dır. Akif İnan, Millî Gençlik Vakfı’nın “Millî Gençlik” adlı dergisinin de yayın kurulunda yer almış ve bu dergide çeşitli yazılar yayımlamıştır. İnan, 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’nin pek çok il ve ilçesinde “Mehmet Akif Ersoy”, “Fetih ve Gençlik” gibi başlıklarda konferanslar vermiş, bu konferanslarında milleti değerlerine sahip çıkmaya, millî ve yerli mücadeleyi kucaklamaya, bu çerçevede gerçekleştirilen çalışmaları desteklemeye çağırmıştır.

 

Mehmet Akif İnan’ın gençlik tasavvuru

Milletimiz büyük bir operasyona tabi tutulmuş ve bu operasyonla, bin yıllık medeniyet değerleriyle olan bütün bağları koparılmaya çalışılmıştır. Ancak milletimizin yüreğindeki köz tamamen söndürülememiştir. Bu közden, adeta küllerinden yeniden doğarcasına yeni bir diriliş beklenmektedir. Mehmet Akif İnan, bir durum tespiti yapmakta ve bir strateji ortaya koymaktadır: “Biz, Tanzimat’tan beridir, iflah edilmemek için, başına örülmedik çorap bırakılmayan bir düşünce nizamının çocuklarıyız. Tama­men erimememiz, tükenmememiz, Allah’ın bir lütfudur ve lütfa bağlı olarak bir avuç inanç kahramanın destanî direnişindendir. Atılan küçük küçük adımlarla bugüne ulaştık. Şimdi adımları­mızın arası daha genişlemiştir. Bu yürüyüş çok yakınlarda belki bir koşuya dönüşecektir. Koşuya hazırlanmanın ön çalışmaları içindeyiz. Bu hazırlıklar bitmeden koşuya çıkamayız. Çıkarsak yazık olur bu kadar emeklere. Kaybedersek yeni baştan hazırlan­mak, tekrar başlara dönmek zorunda kalırız. O da bırakırlarsa…”[4]

Akif İnan, ‘düşünce’nin geleceğe taşınması ve ülkeyi kuşatması için aydın bir kadroya sahip olunması gerektiğini, aydın bir kadronun da gençliği iyi eğitmekle mümkün olacağını ifade eder: “Düşüncemizin aydın adaylarını gençlik içinde aramalıyız. Bütün zamanımızı bir gençliğin eğitimine ayırmamız gerekiyor. Düşüncemizi, kavgamızı sırtlayacak olan gençliktir. Düşünce­mizin gençliğini yoğurmaktır baş görevimiz. Aydın bir kadroya kavuşmanın tek yolu gençliğe yönelmektir. Gençliği olan, gençliği kazanan düşünce ve eylem hızla ülkeyi kuşatır. Halka ulaşmanın yolu da gençlikten geçiyor. Yani aydın­dan geçiyor. Halkı aydınlar etkiler, aydınlar yönlendi­rir. Aydınların da harmanlandığı yer gençliktir.”[5]

Milleti özüne döndürme ameliyesini gerçekleştirebilmek için önce milletin buna rıza göstermesi gerektiğini belirten Akif İnan, milleti uyandırabilmek için gençleri kazanmak gerektiğini, gençlerin organize olmasıyla birlikte milletin güvenini kazanmış bir gençliğin uyanışı gerçekleştireceğini ifade etmektedir:

“Milleti yanımızda bulunca her şey değişir. İnkılabımızın adı, milleti kendi kendinden haberdar et­mektir. Bu, uyutulan devi uyandırmaktır. Bu dev uyanırsa, bize omuz verirse, fethin yolu açılır ancak. Önce bu devi uyandırmalı, ona hafızasını iade etmeliyiz. Bu devi uyandıracak olanlar ise ancak gençliğimizdir. Gençliği düzenleyip kol kol salmalıyız yurdun dört bir yanına. Bu dev’e, yani insanımıza, o anlatmalıdır bizi de ihanetleri de Batı’yı, Batıcıyı gençten duymalı, tanımalı millet. Ancak gence güvenir bir millet, ona inanır. Herkesten çok, gence kulak verir millet. Çünkü istikbal demek gençlik demektir, bunu bilir millet. Gençlik sahip çıkarsa kendisine, istikbalden emin olabilir ancak toplum. Gençliğin sözünde ve eyleminde seyreder istikbalin manzarasını. Milleti yanımıza almalıyız. Kim gençliğini millete gönderirse ona teveccüh ediyor millet.”[6]

Akif İnan, “İslâm Gençliği Üzerine” başlıklı yazısında bir zihniyetin yerleşmesinin yetişkin nesil eliyle değil, mutlaka gençler üzerinden temin edileceğini belirtmektedir: “(…) [D]evrim, kendisine adapte olmuş insanlara değil, kendisi­nin bizzat eğittiği, yetiştirdiği kadrolara güvenmeye ve dayanma­ya muhtaçtır. Kendisinden yana olan veya kendisine adapte olan insanlarda, mutlaka devrimden önceki düşünce ve terbiyeden bazı izler kaldığı için devrim, haklı olarak, tam anlamıyla emin olamaz yetişkin nesilden. Ümidi ve teminatı gençliktir devrimin. Yakın tarihimizi hatırlayalım. Tanzimat, kendi muhtevasına uy­gun nesli, ancak yirmi sene sonra bulmuştur. Cumhuriyet ise kendi aydınına, Cumhuriyet’in ilanından on sene sonra kavuş­muştur. Devrimler, kendi kurdukları okullardan yetişen gençlikle ancak varlıklarını devam ettirebilir. (…)”[7]

İslamcı düşünce içerisinde yer alan gençlerden Kur’an’ı yüzünden okuyamayanların sayısının az olmadığını söyleyen Akif İnan, Kur’an okumasını bilmeyen bir gençliğin yetiştiğini ifade ederek, gençlere Kur’an okumasını öğretmek gerektiğini, bilhassa gençlik kuruluşlarının kurslar açması gerektiğini dile getirmektedir. “Kur’an’ı hamil olmayınca, İslâm davası mı olurmuş? Bizi Kur’an’dan koparanlara cevabımız, Kur’an’ı yüklenmekle olsun.”[8] diyerek seferberlik ilan eden Akif İnan, bir başka yazısında ise İslam’ı bilmenin yanı sıra İslam’ı yaşamanın önemine işaret etmektedir:

“Durakta otobüs bekliyordum. Güzel, sakallı bir genç yaklaş­tı, selam verdi. Yüksek bir okula devam eden bizim gençle­rimizdenmiş. Otobüste yan yana oturduk. Bilinçli bir Müslüman aileden gelmemiş ve İmam-Hatip çıkışlı olmadığını; bu sebeple dinî konularda yeterli bilgisi bulunmadığını, yazılarımızdan çok istifade ettiğini, sohbetlerimize de katılmak suretiyle yetişmek istediğini anlattı. Bu ‘yetişme’yi, davayı başarılı biçimde ‘tebliğ’ etmek için ‘şart’ gördüğünü söylüyordu. Hak verdim (…) bu halis arkadaşa. Hak verdim de ayrıca şunu da ekledim: ‘Bir Müslüman için en iyi tebliğ, inancını yaşamasıdır.’ (…) İslâm’ı gereği gibi yaşayan biri, yüzlerce vaaz erbabından daha iyi tebliğ ediyordur dinini.”[9]

 

Gençliğe hitabeler

1970’li yıllar, gençliğin son derece hareketli olduğu ve bu hareketliliğin hayırlı bir mecraya kanalize edilmesi zaruretinin hissedildiği zamanlardır. Bu çerçevede Mehmet Akif İnan, çeşitli gençlik gruplarına hitap etmiş ve hitabelerinde gençliğe yol-yön gösterme gayreti içerisinde olmuştur.  

Mehmet Akif İnan, 13 Ocak 1978 gecesi MTTB’nin düzenlediği Gençlik Gecesi’nde, 27 Nisan 1978 gecesi İslâmî gençlik kuruluşlarının ortaklaşa düzenledikleri “Müslüman Katli­amını Protesto” gecesinde, 29 Mayıs 1978 akşamı MTTB Genel Merkezi’nin İstanbul’da düzenlediği Fetih Gecesi’nde gençlere hitap etmiştir.

Yeni Devir gazetesinin 4 Temmuz 1977 tarihli nüshasında yayımlanan, vefatından sonra yayımlanan kitaplarından birisine ad olarak da verilen, “Mirası Kuşanmak” başlıklı yazısında ve yine Yeni Devir gazetesinin 14 Haziran 1978 tarihli nüshasında yayımlanan “Hitabe” başlıklı yazısında gençlere seslenmiştir.

“Yetişeceksiniz, birer dava tebliğcisi olarak yetişeceksiniz!”

Mehmet Akif İnan, 13 Ocak 1978 gecesi MTTB’nin düzenlediği Gençlik Gecesi’nde bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma Mehmet Akif İnan’ın gençlik tasavvurunu bütünüyle taşıyan bir konuşmadır. Mehmet Akif İnan’ın konuşmasında 1980 öncesi yılların sağ sol çatışmasında heba olan gençliğin yüreğinde oluşturduğu acı bütünüyle kendisini hissettirmektedir. Mehmet Akif İnan, büyük ümitler beslediği gençliği kavga ortamının kıyıcılığından kurtarmaya çabalamakta; onları tahsile, bilgiye, dava şuuruyla donanmaya yöneltmeye çalışmaktadır. 15 Ocak 1978 tarihli Yeni Devir gazetesinde de yayımlanan hitabe şöyledir:

“Arkadaşlar! Siz ey her biri bir servete değişilmeyecek kadar aziz ve değerli gençler, siz ey ümidimizin vesilesi kardeşlerim. Zaman döne dolaşa sizlerin var olduğu bir çağa getirdi bizi. Siz­ler vakti kudretinde bulunduran yüce halikımızın bizlere ema­netisiniz. Size sahabet, yurda sahabettir; size sahabet insanlığa sahabettir. Yani Allah davasının yükü altına girmektir. Sizleri gelecek zamanlar için hazırlamaktır görevimiz, kutsal emaneti daha ileri alanlara götürebilmemiz için hazırlanmanıza, bizi aşmanıza, can ile rehber olmanın şuuruyla kuşanmak bek­leniyor bizden. Sizleri, özel günübirlik çıkarları uğrunda kullanmak isteyenlere ve bu tutumlarını bir dava gereği gibi gösterenlere karşı da uyar­manın, korumanın sorumluluğu, vebali altındayız. Çünkü sizler, bir yangın meydanından geçmiş, yanmış ama harap olmamış, helak olmamış bir gençlik topluluğunu temsil ediyorsunuz. Bu yangın meydanı ülkemizdir. Bir yandan kendi yaralarınızı saracak, öte yandan bu yangının yıkımlarını onara­caksınız. Bu ülkenin imarını gerçekleştirecek kadro sizlersiniz. Sizin inancınız ve kazanacağınız ehliyettir ancak, bu yurdu, Ortadoğu’yu, bütün yeryüzünü kurtaracak olan. İhtiyacımız, inancınıza ve iktisap edeceğiniz ehliyetedir.

Ehliyetin yolu bilgiden geçer. Bilgi ise tahsille elde edilir. Tahsil ise okumaktır.

Bu ülke kurtulmasın diye, insanlık kurtulmasın diye okumanıza engeller diken, sizi sokağa dökmek isteyen eylemler, sizin ciddi­yet ve vakarınızı zedelemesin.

Muhteva sahibi bir vesiledir devirler boyu ihtiyacımız, hasreti­miz. Bu bakımdan heder olmamaya mecbursunuz. Siz de kayıp giderseniz, Meşrutiyet’ten beridir sokaklarda, meydanlarda heba olan nesiller gibi siz de erir giderseniz, çok uzak vadelerde asılı kalır davamız.

Delilikten bir şube olan delikanlılığın menfi şevkini, büyüyen yüreğinizle, davanızın kutsiyetini düşünerek yenilgiye uğratınız.

Bunlar birer mesken tavsiyesi değil, sonuç alıcı bir stratejinin telkinidir.

Yetişeceksiniz, birer dava tebliğcisi olarak yetişeceksiniz. Göre­viniz kavga değil, kavgalarla oyalanmak değil, davayı, davanın asliyetine uygun metotla, diyalektikle tebliğ etmektir, temsil et­mektir. Bizler davamızın büyüklüğüne, yüceliğine, güzelliğine yaslanarak, ona layık düşen bir diyalektikle onu tebliğ edersek, yüreği mühürlü olanların dışında herkes teslim olur, uyar bize. Biz önce bize düşeni yerine getirelim.

Bir nokta kaldı.

Biz, bize düşeni yerine getirirken, biz kati olarak kavgadan, dö­vüşten yana bulunmadığımız hâlde, yani biz beladan delik delik kaçarken, davamızın gereği sulh ile, aşk ile insanımıza yönelir­ken, bela gelirse üstümüze, onu defetmenin, onu kahretmenin, onun belini bir daha kaldıramayacak şekilde ezmenin de hesabı ve hazırlığı içinde olmaya mecburuz. Biz savaş isteyicilerden de­ğiliz, ama savaş da kaçınılmaz olunca, ondan yüz çeviricilerden de değiliz. Zırhı giyersek, giydirirlerse sırtımıza, savaşın sonunu alıncaya kadar çıkmaz üzerimizden. Ölüm ne ki inanmış insan için, ölümümüz şehadet olsun.”[10]

“Gençler, siz Allah davasının askerlerisiniz!”

Mehmet Akif İnan, 27 Nisan 1978 günü saat 20’de Spor ve Sergi Sarayı’nda İslâmî gençlik kuruluşlarının ortaklaşa düzenledikleri “Müslüman Katli­amını Protesto” gecesinde de bir konuşma yapmıştır. Yeni Devir gazetesinin 30 Nisan 1978 ve 1 Mayıs 1978 tarihli nüshalarında iki ayrı bölüm halinde yayımlanan Hitabe şöyledir:

“Gençler, Kardeşlerim,

Ey, üzerinde kutsal bir emanet bulunduğunun şuurunu bir vecd çağlayanı hâlinde taşıyan inanç savaşçıları. Ey yüre­ğini, bütün yeryüzü Müslümanlarının bir buluşma alanı hâline getirmiş olan nesil. Ey İslâm olmanın sevinciyle birlikte, dünya Müslümanlarının derdiyle dertli bulunan, bir hüzün zırhını ku­şanmış millet. Ey İslâm milletinin çocukları.

Siz, ilk insanla başlayan İslâm inancının bugünkü neslisiniz. Elest meclisinde vermiş olduğunuz vaadin mesuliyetini, sizi bu çağda ete kemiğe büründüren Yüce Varlığa karşı, bu çağda yerine getirmenin yükü altında olarak, imtihana tâbi tutuluyorsunuz.

İlk insanın yanı başında beliren günahla, onu izleyen küfrün gü­nümüzdeki uzantıları, bu çağda cevabını sizde bulacak, yenilgi­sine sizinle uğrayacaktır. Siz yüce bir mirasa malik bir millet, on­larsa sürekli olarak hezimetlere, gazaplara müstahak olagelmiş bir başka millettir. Tarih boyunca siz muvaffak, onlar münhezim oldu hep. Sizin yenilgi gibi görünen vakalarınızda bile, bir ders ve ibretin, dolayısıyla nihai muvaffakiyetin ışıkları parıldarken onların başarılarında bile azim yenilgilerinin tohumları yaşadı. Sizler Nuh, Hud, İbrahim, Şuayip, Musa, Zekeriya, Yusuf, İsa ve nihayet İki Cihan Sultanı’nın neslinden ve davasındansınız, on­larsa bütün bunlara karşı ve her defasında yenik düşmüş koldan geliyorlar.

Onlar, kendilerine verilen her mühlet sonunda mutlaka helak ol­dular; sizlerse her çektiğiniz meşakkat sonunda muhakkak galip oldunuz.

Küfrün her saltanat ve şaşaası geçici olmuştur. Çağlarının kudret ve kuvvet imi olan Nemrutlar, Şeddadlar, Firavunlar, Ebû Cehil­ler nasıl ki muzmahil oldularsa, bu çağın da küfür kutupları öy­lece yıkılıp gidecektir bir gün. Âdetullah budur çünkü.

Arkadaşlar!

Bugün küfrün kuşatması altında yaşıyor Müslüman. Küfür, ken­dine tanınan vade gereği, tek bir millet hâlinde, hiç kimsenin de­ğil, Müslümanın boğazına sarılmıştır çağımızda. Tarihî bir inti­kamı almanın vahşeti içinde her yandan İslâm âlemine darbeler indirmektedir.

Bir milyar Müslümanın her ferdi, korkunç cinayetlerin tehdidi altındadır. Bizzat devletleri ya bu cinayetle meşgul veya bizzat devletleri bu cinayetlerin en belalısına maruzdur. Devletlerinin bu nasibini aynıyla milletleri de sırtlanmıştır. Yani İslâm milleti, tarihinin en zorlu dönemlerinden birini yaşıyor bu çağda.

Bir milyar Müslümanın, yan yana gelmesi hâlinde nasıl ihtişamlı bir kuvvet manzumesi olacağının dehşetini yaşayan küfür dün­yası, fizik olarak tüketilmesi imkânsız bulunan bu milyar insanı, ezelî davasından ıraklaştırmanın gayretine düşmüştür. Onu ayrı bir millet olmanın bilincinden soymaya yönelmiştir bütün çaba­sı küfrün. İslâm milleti, ayrı bir millet olduğunun, yani ayrı bir uygarlığa ve nizama malik bulunduğunun bilincini yitirmedikçe yani kâlû beladaki vaadini unutmadıkça, hiçbir yenilgide sürekli olarak kalıcı değildir. Küfür, bunu bildiği için, bu can damarla­rından koparmaya çalışıyor Müslümanı nice zamandır. O, bu can damarından kopunca, bir milyarlık kemiyet ağırlığını da bir anda kaybetmiş olacaktır çünkü. O, bu tarihî mirasını reddetme­diği sürece, bir milyar değil, bir tek kişi bile olsa, küfrün korkulu rüyalar görmesine yeter çünkü.

Görülmektedir ki küfür, olanca imkânıyla İslâm dünyasının üze­rine çullanmıştır, bütün hile ve hud’aları Müslümana mütevec­cihtir.

Bu, şu manaya gelir ki İslâm dünyası hayatiyetini korumaktadır. Bütün zaafına rağmen Müslümanlar hâlâ bir varlıktır. Küfür, on­ları tehlikesiz hâle getirememiştir, cansız kılamamıştır.

Onların, Müslümanlardan el çekmemesi, vazgeçmemesi bunu gösteriyor. İslâm dünyası hâlâ küfür milleti için bir tehlike olmak vasfını koruyor.

Osmanlı Devleti’ni ve onun şahsında İslâm birliğini parçalamış olmalarına rağmen, bu her parça, dağılan bir vücudun azâları gibi, kokup çürümedi istedikleri kadar. Her azâ, gittikçe hayat hücrelerinden bir kısmını kaybetmiş olmasına rağmen, çürüme­di büsbütün.

İşte küfür dünyası, son altmış yıldır, bu vücudun ayrı düşen her parçasını, ayrı ayrı çürütmenin hileleriyle meşguldür.

Çeşitli hileler imal ediyorlar.

Dost görünerek hilelerini icra ediyorlar. Onları birbirine düşü­rerek hilelerini işletiyorlar. Silahla üstüne vararak kırmayı deni­yorlar.

Ekonomik ablukadan, ambargoya kadar, kredi fonlarından, si­yasal ve kültürel antlaşmalara kadar her hareketleri bu hile cümle­sindendir. Kıbrıs’tan Keşmir’e kadar, Filistin’den Habeşistan’a kadar; Türkistan’dan, zenci Müslümana kadar bütün coğrafya, bütün yeryüzü Müslümanları ve halkı Müslüman olan bütün devletler bu hilelerin oyun alanlarıdır, uygulama alanlarıdır.

Ey Müslüman,

Ey tükenmeyen, tükenmeyeceği ilahî bir vaat olan Müslüman! Küfrün bu ruh ve can almaya yönelmiş bulunan bu savletleri, iyi bil ve yakîn getir ki onun, yani bizzat küfrün birer tükeniş çığlık­larıdır. Bu çok güçlü ve gücünün doruk noktasında gibi görülen ve saldıran küfür, kendi içinden almış olduğu öldürücü yaraların hırsı, şaşkınlığı, vahşeti ve paniği içinde sana saldırılarını yap­maktadır.

Çöken küfür uygarlığının çatırtılarını duymuyor musun? Çü­rüyen, eriyen, tükenen bir dünya olmuştur Batı bugün. Göz ka­maştıran saltanatı, ölüm öncesinde görülen geçici bir canlılığın görüntüleridir. Zevale yüz tutmuş; kendi içinde bin mezhebe bölünmüş, tıpkı ferdinin yaşadığı bunalım, güvensizlik ve inanç­sızlığı yaşayan bir dünyadır küfür âlemi. Bu çok güçlü ve aynı zamanda çok çürümüş görüntüsüyle Nemrut ve Firavun dönem­lerini hatırlatan küfür dünyası, geçmişteki örnekleri gibi helak olmanın arifesindedir. Küfür dünyasının bu tükenişi, uygarlığın geçirdiği ölümcül kriz, tekniğin hiçbir payandasıyla önlenebilir değil. Hatta bizzat bu teknik, bu servettir onun krizini çoğaltan, uygarlığını helak kılan.

Batı’nın bu helakinde, İslâm dünyasının açık bir dahli olmamış­tır. İslâm dünyasına yenik düşme gibi bir durumun sonucunda tükenmiyor Batı. Kendi tabii oluşu ve gelişi içinde tükeniyor. Batı’yı biz sarsarak hırpalamıyoruz. Hatta onlar hırpalıyor hâlâ bizi, hem son vahşi ve zalim sadmelerle. Ama buna rağmen tüke­niyor, bitiyor Batı, yani küfür. Kendi kendine mahvoluştur onun durumu. Bizse Batı’ya hiçbir galip durumu görülmeyen bizse, şimdilerde bir uyanma, dirilme dönemine giriyoruz.

Ezilmeler, yenilmelerle dolu, ama canlılığı her şeye rağmen tü­kenmeyen bir nasiple, özümüzde yaşattığımız tohumu ağaca dö­nüştürmenin sancılarını yaşıyoruz.

Ayağa kalkmanın denemeleri içindeyiz.

Batı’nın kendi başına çürüyüşü, eriyişi de bizim dirilmemizin hızını çoğaltacak sebeplerden bir sebeptir. Baş sebepse ilahî va­adin bize sunulmuş, bize yapılmış olması. “Çünkü bâtıl daima yok olacaktır.”

İslâm dünyasının ayağa kalkış arifesinde bulunduğunun bariz tezahürleri nelerdir?

Halkı Müslüman olan devletler, anayasalarını mı değiştirdiler? Fıtri yasalarına uygun olarak bir eğitim düzeni mi geliştirdiler, kurumlar mı oluşturdular? Kendi aralarında yeni ve sağlam paktlar mı kurdular? Sermaye ve bilcümle güçlerini mi birleş­tirdiler?

Hayır!

Peki, bunlar olmadıysa nasıl bir ayağa kalkıştan bahsediyoruz?

Arkadaşlar!

Ayağa kalkışın bir tek tezahürü var İslâm dünyasında. Bir gençlik fışkırışına vatan olmuştur bugün İslâm ülkeleri. Taraf-ı ilahîden bir gençlik hediye edilmiştir bize bugün. Tek tezahür budur. Yet­mez mi? Gençliği olansa muvaffak ve muzaffer olur ancak.

Gençler, siz Allah davasının askerlerisiniz.

Selam olsun size!”[11]

“Öyle yakın ki zafer, Allahuâlem, sizlerin dahi saçlarınızın ak pak olmadığı bir yakın gelecekte teveccüh kılacaktır size!”

Mehmet Akif İnan, 29 Mayıs 1978 akşamı MTTB Genel Merkezi’nin İstanbul’da düzenlediği Fetih Gecesi’nde “Ey nebilerin, velilerin, şehitlerin, fatihlerin, sadıkların, âşıkların vârisi, hayrülhalefi gençler!” diye hitap ettiği gençlere bir konuşma yapmıştır. Yeni Devir gazetesinin 1-2 Haziran 1978 tarihli nüshalarında yayımlanan hitabe şöyledir:

“Hiçbir zaferini resmî ve millî bayram günü olarak ilan et­meyen, gösterdiği olağanüstü kahramanlıkların hepsine, görevini yerine getirmek gözüyle bakan, kahramanlığına milleti meddah ve alkışçı kılmaktan titizlikle kaçınan; kısacası cihada inancının emri olarak koşan, şehadet özlemiyle vuruşan, kazan­dığı nam ve şanı, şahsının putlaştırılmasına vesile kılınmaması için edep, hayâ ve tevazu perdeleriyle peçelemede destanî bir hassasiyet gösteren bir milletin çocukları, sevgili arkadaşlarım!

Ey nebilerin, velilerin, şehitlerin, fatihlerin, sadıkların, âşıkların vârisi, hayrülhalefi gençler!

Takdir ve tebrik yolunda size yöneltilecek hiçbir hitabın, sizi kibrin ve nefis emniyetinin bataklığına çekmeye vasıta olama­yacağının inancını taşıdığım için, izin veriniz, üzerinde bulun­duğumuz mualla makamın, ruhunuza nakşettiğiniz ulvi gaye­nin, içinizde yankılanan nur çağlayanlarının, kutsal bir emanet olarak sırtınıza vurduğunuz yükün, yarınlara taşımak uğruna can ve baş koyduğunuz davanın, ilahî emir ve nehiylerle çerçe­velediğiniz gençliğinizin ilancısı olayım. Çünkü sizde var olan bu hususların ilanı ve izahı, bizzat aziz davamızın en müşahhas tebliği mahiyetindedir. Sizi anlamak ve anlatmak, şerleri defet­mek gayretleri meyanındadır. Sizlerin ilan edilmesi, bir davanın ve insanın mevcudiyetini ispat hükmündedir. Bir nizamın, bu çağ içinde yürürlük kazanabileceğinin ümit ve hüccetini göster­mektedir. Sizin için destanlar yazılmalıdır ki bir millete davetiye göndermenin görevi yerine getirilmiş olsun. Bir milleti sizinle özdeş kılmanın yollarından bir yol, sizi anlatmaktır, sizi tanıt­maktır. Sizinle, gençliğimizi, milletimizi mayalandırmanın hiz­metine dava demişiz. Sizin renginize boyanan bir milleti milleti­miz olarak görmenin iştiyakıyla, içimizde yangıların ayini vardır. Çünkü siz, Rabbin boyasıyla boyanmış bir gençliksiniz. Çünkü siz, İslâm milletinin azâlarısınız. Siz, peygamberden peygambere yürüyegelen inancın, bu çağ içindeki temsilcilerisiniz. Yeryüzü­nü aydınlatacak olan ilahî fener alayının askerleri sizlersiniz bu çağda. Sizlersiniz ve sizlerle omuzdaş olan, şu anda burada yer işgal etmeseler de mana antenleri, içinde bulunduğunuz bu vecdi aynıyla onlara da taşıyarak, aynı hassasiyeti sizinle bölüşen öteki Müslümanlardır. Siz bu kadroyla bir milyar Müslümanın ümidi ve yüz akısınız. Siz bu kadroyla yeryüzü insanına, insanlık haysi­yetini kuşandıracak kahramanlarsınız.

Hakikatte size öyle büyük güçler hediye kılınmıştır ki sözler öl­dükten sonra da, aynı hizmeti yürütmenizin lütfu ve bağışı için­desiniz. Nasıl ki her hizmetinizde, gayb ricalinden imdatçı or­dular yanınızdaysa, arkanızdaysa öylece sizler dahi, bu imtihan dünyasından öteye geçiverince, evlat kardeşlerinizi yalnız bırak­mayacaksınız… Meleklerin ve bilcümle has mümin ervahının beyaz libaslar içinde, cins atlarla imdada geliverdikleri gibi, sizler de en çağdaş silahlarla yardıma gelmeyecek misiniz? Kâfirlerin bile dünya gözleriyle gördükleri ve ellerinde can verdikleri böyle hak ordularımız vardır bizim!

Belde-i tayyibeden kılınan İstanbul’u alıp gülzar yapan, yeryüzü Müslümanlarının yürek bağıyla bağlandığı bir kutlu kent hâline gelen bu şehri, küfür dünyasının küfrünü başına geçirecek ulu emirlerin karargâhlığına hediye ve emanet eyleyen yüce Fatih’in, eşsiz dünyevi silahlarla donatılmış ordusunun başsilahşorları, bu gayb ordusundan değil miydi?

Bir izn-i ilahîyle, altına uzanıverdiği toprağı Akşemseddîn’e ha­ber veren Peygamber sancaktarı şehit sahabi ve bilcümle, surlar dibinde toprağı üstüne yorgan eylemiş belki yüzlerce sahabi, yat­tıkları yerden kalkarak gelip İslâm ordusu içinde saf tutmadılar mı? Ya biz neden bu kutlu sancaktar Eba Eyyub’a “Sultan” de­mişizdir; bir sultan gibi ordusunun başında bulunmadıysa, bu feth-i mübine katılmadıysa?

Sen ey İstanbul, ancak İslâm’a teslimiyetin keşfettirdiği en kes­kin ve haşmetli silahlarla ve bu teslimiyetin tescili olan mana erlerinin iştirakiyle kazanılmış öyle yüce bir beldesin ki asırlar­ca İslâm milletinin gözünde, kavuşulmak istenen en aziz sevgi­li olarak yaşamıştın. Öyle ki İslâm milleti sana olan aşkını, bir Peygamber buyruğunun somut örneğine müştak bir ruh hâlinin olanca vecdini ve tahassürünü yansıtan ifadelerle ilan eyledi. Ve sen ey İstanbul, müminlerin kalbinde, yeryüzündeki bir menzil-i maksut olarak asırlarca güneş gibi parladıktan sonra, ismi, son Peygamber’in ismi olan delikanlıdan bir yiğit emîre ve onun gü­zel askerlerine nasip oldun. Bu yüzden yeryüzünde “Fatih” ola­rak adlandırılan tek insan oldu seni Müslümanlara mekân eyle­yen. Ne mutlu sana ki Fatih’e tevdi eyledin kendini ve ne mutlu Fatih’ine ki bu şerefe kendisi erdi!

Ey aziz şehir, kutlu İstanbul! Sen, zamanlarca dünya Müslüman­larının devletine bir timsal olarak yaşadın. Senin merkezinde halkalandı Müslümanlar. İslâm düşmanlarınınsa kin ve nefret merkeziydin. Bu iki zıt merkezî kuvvetin verdiği savaştan, senin âşıkların başarısız çıktı. Seni merkezîlikten çıkarmak kavgasının mensupları galebe çalmış göründüler. İslâm düşmanı olan İstanbul düşmanları, bir nice zamandır muratlarına ermiş gibidirler. Kapkara ruhlu kâfirler en kara şehirlerin başına taçlar örerken, senin hakkın ve nasibin olan tacın, yerlere yuvarlandı. Sen şira­zesiydin İslâm ülkesinin, şimdi kopuk ve dağınıktır bu ülkeler. Bu kopuk ve dağınıklığın sonucu olarak, İslâm ülkeleri küfrün sömürü alanları oldu. İslâm ülkelerinin kurtuluşu için görünen yol, senin ruhun ve manen etrafında, yeniden ayağa kalkarak fetih yolculuğuna çıkmaktır. Bu fetih yolculuğundaysa yol gös­terici güçlerden bir güç de bizzat Fatih’in kendisidir, yani onun mirasıdır.

Bu topraklar üzerinde, yani hem de Fatih’in şu toprakları üzerin­de, Fatih’in mirasına sahip ve hem layık nesilse sizlersiniz.

Fatih’le birleşen mananız, yeryüzü Müslümanlarına da ulaşırsa yeni fetihler girer yürürlüğe!

O hâlde gaye, sizi, yani taşıdığınız manayı yaymak ve yaygınlaş­tırmaktır dört bir yana.

Gençler!

Umudumuz sizlersiniz. Varlığımızın her hücresi size bağlanan umudun, size olan ihtiyacın en canhıraş feryadı içindedir. İçimi­zin yangını, İslâm dünyasının yangını, sizin şifa ve hayat taşıyan Mesihî nefesinizin ulaşmasını bekler.

Geçici bir zaman için küfre verilen müddetin, ilahî vaadin tahak­kuku size emanet olunmuştur diye yakîn getirerek sizin elleriniz­le son bulacaktır diye inanıyoruz.

Kendi kendinizin kadrini iyice bilmelisiniz.

Rabbin bir süre için küfre verdiği bu müddet zarfında, taşlara ça­lınan alın, senin alnındır. Çağ dışı bir garibe ilan edilen uygarlık, senin uygarlığındır, senin nizamındır. Ayaklar altında kalan bu yurtlar ve üzerinde gezinen insanlar senindir. Tanzimat’tan beri­dir dönen bir talihin girdabındasın. Abdülhamit Han’a kıyıldık­tan sonra, baş gösteren anaforda çırpınan insanlar, senin milletin­dir. Birinci Cihan Savaşı’yla birlikte dünyevi bir mahşerin içinde yanan insanlar bizimdir. 60 sene önce vali gönderdiğin memle­ketlere şimdi ancak büyükelçiler yollamaktasın. Büyükelçi gön­derdiğin bu ülkeler de hep sana benzer bir kaderi yaşıyor. Küfrün tasallut ve saldırısıyla hırpalanan yurtlar olmuştur İslâm ülkeleri.

Gençler!

Düşen bayrak, burada düşmüştür. Fatih’in bu şehrinde düşmüş­tür. Kişi düştüğü yerden kalkar misali, doğruluşlar, düzenlenip saf tutuşlar bu noktadan başlamalıdır. Fatih’in komşuları sizlersi­niz. Yıkım olanca şiddetiyle sizin başınızda başladı önce. Fatih’in şehrini dağıtmak, İslâm dünyasına merkez olmayı onun elinden almak, onun komşularını yıldırmak; hâsılı Fatih’in mana güneşi­ni küfür bulutlarıyla kapamakla başladılar işe.

Gençler!

Hiçbir bulut güneşin önünde sürekli olarak kalıcı değildir. İlahî bir ders gereği, küfrün kazançlı göründüğü bu müddet, hitama ermenin sınır çizgisine gelip dayanmıştır.

Gören göz için gün ışımıştır. Vaad-i ilahîden hüccetler vardır eli­mizde; küfrün zeval bulacağına; hakkın gelip bâtılın zail olaca­ğına dair. Bu vaatlerin sahibi Allah, vaadinden dönücü değildir. O, rahîm, kerim, emîn ve âdildir. Onun bize merhamet ve bağışı, bizim nefsimize ve evlatlarımıza gösterdiğimiz merhametten çok ziyadedir.

Bir zamandır bize uğrayan musibetlerse dersler alıp yeni diril­melere koyulmamız içindir. Kendisine layık halifeler, kullar ol­mamız içindir. Cemaliyle birlikte, celalinin de tecelli eyleyeceği­nin ispatı zımnındandır, başımıza gelen felaketler. Tıpkı safalar gibi, felaketler de haktır. Âdemoğullarına ibret ol­sun diyedir.

Sizler, felaketlerden, bela ve musibetlerden dersler çıkarmış, ib­retler almış, idrakli ve nasibi yüce bir nesilsiniz, kurtulmuş ne­sillere remizsiniz.

Siz sıkı durursanız, çoğalırsanız zafer yakındır. Öyle yakın ki zafer, Allahuâlem, sizlerin dahi saçlarınızın ak pak olmadığı bir yakın gelecekte teveccüh kılacaktır size. O ay parçası alınlarınızı şükür secdesine koyacağınız günleri şimdiden görüyor gibiyim.”[12]

“Bir dava id­rakinin ve hizmetinin geleneğini bu yaşta temellendirmelisin”

Mehmet Akif İnan’ın 14 Haziran 1978 tarihli Yeni Devir gazetesinde “Hitabe” başlığıyla yayımlanan yazısında, ‘zaman’ mefhumu üzerinde değerlendirmelerde bulunmakta ve yazının sonunda gençlere “Zamanı zapt ve teshir için halife olarak gönderildin. Zaman içindeki yerini almanın zamanını yaşıyorsun şimdi. Unutma, geçen zaman geri gelmiyor.” tembihatında bulunmaktadır.

14 Haziran 1978 tarihli Yeni Devir gazetesinde “Hitabe” başlığıyla yayımlanan yazı şöyledir:

“Gençler!

Sonsuz ve sürekli bir akış içindeki zaman, bugün de sizi “genç­lik” olarak tespit etmiştir. Bu zaman, sizin gençliğinizin za­manıdır.

Zaman nedir?

“Zaman bir hızdır ve yıldızlar akan

Esmeyen günler ve gece üstünden”

Zaman, döne dolaşa, sizi genç olarak bulduğu bir vakitte dolanı­yor şimdi. O, dolanmasına devam edecektir. Bugün sizi genç diye belirleyen bu zaman, bir başka vakitte, bugün çocuk olanları, genç olarak bulacak, daha sonraki bir günde de sizin evlatlarınıza genç diyecektir.

Yaratılışı ve görevi budur zamanın.

O her an tükenip her an var olan hilkati içinde, “Ol” emrini aldığı demden beridir, daimi olarak bir gençliğin geçit resmine şahit olagelmektedir.

Şimdi siz onun önünden geçiyorsunuz. Sizin her adımınız, gençliğinizi bir adım daha geride bırakırken, o her an ölen ve doğan varlığıyla size selam durmaktadır.

Ondaki bu her an doğuş ve ölüm, öyle erişilmez bir süratle cere­yan ediyor ki insanoğlu onu ölen ve doğan bir varlık değil, yek­pare bir yaratık sanıyor. Tıpkı içindeki renk cümbüşünü göreme­diğimiz için güneşin, beyaz renkli olduğunu sanmak gibi. Tıpkı vücudumuzda her an ölen ve yaratılan milyonlarca hücrenin bu kaderini bilmeden, izleyemeden yaşadığımız gibi.

Zaman, yekpare ve durağan bir yaratık değil.

Onun, akışını bize gösteren somut delillerin biri hatıralarımız­dır, tarihtir.

Kendisine tanınan kaderi, hükmü yaşayarak bu vakit zincirine asılı, geçmişte kalmış ânlarınızı düşünün. Hani, demin buraday­dılar, yaşıyordunuz, onun içindeydiniz, şimdi nerededir?

Çocukluğunuz nerede kaldı?

Nasıl büyük bir hızla kayıp gitti?

Bir gün gelecek, “Gençliğim nerede kaldı?” diyeceksiniz. Farkına varamadığınız bir hızla geçen zaman, zincirine gençliğinizi de takarak ötelerde, arkalarda kalacaktır.

Gençler!

Bu hızla geçen zaman, bu ağzımızdan çıkan her kelimeyi bile hızla hatıralara ilikleyen zaman aralığından hitap ediyorum. Zamanın akış hikmetine bakarak söyleyecek olursam, sözlerim önünüzden geçen bir trenin penceresinden söylenen sözler gibi­dir. Bu tren ise beni ebedî yolculuğa götüren trendir. Aslında siz de bir trendesiniz. Öylece konuşuyoruz. Gençler, “Her nefis ölümü tadacaktır.” Ve her nefis hesaba çeki­lecektir. Bir miskal bile olsa hiçbir hayır ve şer, karşılıksız bırakıl­mayacaktır hesap gününde.

Zaman nasılsa geçiyor. Bu zamanı hayra mahsus bir biçimde sür­dürelim. Ne kadar uzun gibi gelse bile, bu zaman aslında öyle kısa ki…

Onu yüz yıl sayın siz

Ömür yirmi dört saat

Hele ebedî hayata nispetle, bir nefeslik bir an bile değil bu ömür. Biri sonsuz kadar, sonsuz bir genç hayatı, öteki sayılı senelere bağ­lanmış bir zaman parçasını belirlediği hâlde; ne ilahî lütuftur ki “Bu dünya öte dünyanın bir tarlası” sayılıyor; bu çok kısa kulluk süresine, bu imtihan süresinin karşılığında, nihayetsiz bir hayat ve nimetler bağışlanıyor. Bir’e mukabil sonsuz milyarla karşılanan esrarlı bir ticaret…

Ey bu kesin ticaretten hisse almak isteyen, yani ilahî lütfa talip olan insan, o hâlde ne bekliyorsun?

Sana Ulu Bağışçı’nın gösterdiği yola yönel de “Gir cennetine!”

Ey genç, asıl senden, bilhassa senden isteniyor bu! Bir dava id­rakinin ve hizmetinin geleneğini bu yaşta temellendirmelisin. Gençliğinin kadrini bilmek, şükrünü göstermek noktasında bu­lunuyorsun. Yükünse, kaldıracağın kadardır. Bu yükten çekinme. Nefsine yenik düşme. Şedit azaba uğrayacak nesillerden olma. Bizim sana muhtaç olduğumuzdan çok, daha ziyade sen Allah’a, O’nun emirlerine muhtaçsın. Önce sen olmalısın, kurtulmalısın ki bizim de kurtuluşumuzun vesileleri bulunsun. Zamanı zapt ve teshir için halife olarak gönderildin. Zaman içindeki yerini almanın zamanını yaşıyorsun şimdi. Unutma, geçen zaman geri gelmiyor.”[13]

“Hepimiz İslâm Uygarlığının Üyeleriyiz”

Mehmet Akif İnan, Yeni Devir gazetesinin 4 Temmuz 1977 tarihli nüshasında yayımlanan “Mirası Kuşanmak” başlıklı yazısında “İslâmî Talebe Teşkilatları Federasyonu’nun 4. Genel Konferansı’nda gençlere şöyle hitap etmek isterdim:” sunuşuyla Müslüman gençliğe şöyle hitap etmektedir:

“Arkadaşlar, Kardeşler,

Aynı inancın emzirdiği çocuklarız. Aynı güneşin ışığını bölüşü­yoruz, aynı secdenin çizgilerini taşıyoruz alnımızda.

Hepimiz İslâm uygarlığının üyeleriyiz. İslâm’dır yankılanan yü­reklerimizde. Aynı binanın taşları gibiyiz, aynı ailenin çocukla­rıyız, aynı uygarlık terbiyesiyle yaşıyoruz. Hepimiz kardeşiz ve aynı uygarlık dünyası içinde yaşamak sorumluluğu altındayız.

Yeryüzünde iki topluluk vardır. İnancımıza göre: Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar… Birlik emredilmiştir bizler için.

Ülkelerimizin mutlu geleceği, İslâm düşüncesinin bir kadro oluş­turmasına bağlıdır. Böyle bir kadronun var olmaması için, yer­yüzünün belli başlı fitne merkezlerinde engeller örülmektedir.

Menfaat bölüşmeleri veya çelişmeleri dolayısıyla dünya devletleri ve ideolojileri arasında zaman zaman baş gösteren paktlaşmalar veya çatışmalar, aslında bizi ne ümide ne de telaşa düşürmelidir. Biz bütün bu görüntülerin dışında ve ötesinde kendi bildirimizi diriltmenin ve kendi birliğimizi gerçekleştirmenin kavgasına ko­yulmalıyız. Yönümüzü başkaları çizmemelidir ve başkalarını göz önünde bulundurarak kendimize yön vermemeliyiz.

Yönümüzü, inancımızın buyrukları doğrultusunda çizmek zo­rundayız. Taktik ve stratejimizi dünya görüşümüzün içinde ara­malıyız. Ümit, inancımızın ta kendisidir.

Müslümana Müslümandan başka dost yoktur. Dışımızdaki dün­ya küfür ehlidir ve bir millet gibidir. “Kâfirlerden dost edinme­yiniz.”

İslâm inancının ve birliğinin sürekli vecdini yaşamalıyız. Bu vecd ve bilinçle yoğrulmuş aydınların sayısını çoğaltmalıyız. Ül­kelerimizin aydın çoğunluğu inancımıza ters düşmüştür. Batı, ülkelerimizi vurmak için önce aydınlara el atmıştır. Satın aldığı, aldattığı veya ürettiği aydınlar aracılığıyla ülkelerimiz üzerinde sultasını sağlamıştır. Küçük bir aydın zümredir ülkelerimizi Batı yedeğine sokan.

Aydınları değiştirmeye ve inancımızın yeni aydınlarını yetiştir­meye yönelik kuruluşlarımız, yayınlarımız olmalıdır. Ve İslâm aydınlarını, yazarlarını, sanatçılarını, bütün ülkelerimizde ta­nıtmalı, yaygınlaştırmalıyız. Özellikle çağdaş sanat ve düşünce adamlarımızı iyice izleyelim. Bu yolla kadro oluşur. Bir kitap akı­mı ve akını başlasın ülkelerimiz arasında.

Seyahatlerimiz birbirimize olsun. İslâm ülkelerini dolaşalım.

İçimizde tarihin rüzgârı gezinsin.

Uygarlığımızdır, tarihimizdir bizi bütünleştirecek olan. Bu mirasımızı almanın elbirliği içinde olmalıyız. Elimizden ka­çırılan, harcanan mirasımızı almaya mecburuz. Önce bu mirasa hak sahibi olmanın ispatına koyulalım. Liyakat belirtelim, öylece alalım mirasımızı.

Bu mirası alamazsa İslâm ülkeleri, müflistir.

Oysa, “Şeytan müflistir.” Mümin müflis olamaz, vesselam…”[14]

 

Mehmet Akif İnan’ın üçü kitlelere bizzat irat edilmiş, ikisi de metin olarak yayımlanmış beş hitabesinde, 1970’li yılların anarşi ve terör ortamında gençliğin ziyan edilmesinin önüne geçmek için içli bir feryat vardır. O, hitabelerinde gençlik ve gelecek bağlamında hipotezler ortaya koymakta, geleceğin İslam toplumunun inşasında gençliğe olan kesin ümidini haykırmaktadır.

Mehmet Akif İnan’a göre, gençler gelecek zamanlar için, kutsal emaneti daha ileri alanlara götürebilmek için hazırlanmalıdır. Ülkenin imarını gerçekleştirecek, Orta Doğu’yu, bütün yeryüzünü kurtaracak olan gençlerin ehliyetli olması gerekir. Ehliyetin yolu bilgiden geçer. Bilgi ise tahsille elde edilir. Tahsil ise okumaktır. Mehmet Akif İnan, bu ülke kurtulmasın diye, insanlık kurtulmasın diye gençlerin okumasının önüne engeller diken, onları sokağa dökmek isteyen, günübirlik çıkarları uğrunda kullanmak isteyenlere gençleri uyar­manın, korumanın sorumluluğunu yerine getirmektedir.

Mehmet Akif İnan’a göre, Batı uygarlığı çatırtılar içerisinde çökmektedir. Batı’nın göz ka­maştıran saltanatı, ölüm öncesinde görülen geçici bir canlılığın görüntüleri gibidir adeta. İslam dünyası ise bir uyanma, dirilme dönemine girmektedir. Ayağa kalkmanın denemeleri içindedir. Mehmet Akif İnan’a göre İslâm dünyasındaki ayağa kalkışın tek tezahürü, İslâm ülkelerinde bir gençlik fışkırışının görülmesidir. Gençliği olan muvaffak ve muzaffer olur ancak. Gençler sıkı durursa, çoğalırsa zafer yakındır.

  

 


[1] “Mehmet Akif İnan’da Sivil Toplum ve Sendika”, Prof. Dr. Şükrü KARATEPE, Doğumunun 75. Vefatının 15. Yılında Mehmet Akif İnan Sempozyumu, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 227

[2] “Nuri Pakdil İle Söyleşi: Akif İnan’a Dair”, Nuri PAKDİL, Necip EVLİCE, Hıdır YILDIRIM, a.g.e., s. 248

 

[3] “Mehmet Akif İnan (1940-2000)”, Hüseyin Tanrıverdi, Bilge Sendikacı Mehmet Akif İnan, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2017, s.130

[4] Mehmet Akif İnan, “MTTB ve Ayasofya”, Siyaset Kokan Yazılar, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 63

[5] Mehmet Akif İnan, “Biz İşimize Bakalım”, Mirası Kuşanmak, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 44

[6] Mehmet Akif İnan, “Emir Vaki Olunca”, a.g.e, s. 67

[7] Mehmet Akif İnan, “İslâm Gençliği Üzerine”, a.g.e, s. 193

[8] Mehmet Akif İnan, “Kur’an’sız Müslümanlık”, a.g.e, s. 136

[9] Mehmet Akif İnan, “En İyi Tebliğ Yaşamaktır”, a.g.e, s. 185-186

 

[10] Mehmet Akif İnan, “Hitabe”, a.g.e, s. 76-78

[11] Mehmet Akif İnan, “Hitabe”, a.g.e, s. 101-105

[12] Mehmet Akif İnan, “Hitabe”, a.g.e, s. 110-115

[13] Mehmet Akif İnan, “Hitabe”, a.g.e, s. 116-118

[14] Mehmet Akif İnan, “Mirası Kuşanmak”, a.g.e, s. 40-42

Önceki Yazılar
111- Medeniyet Tasavvuru Olarak Manip / Diğer Yazarlar
112- Örgütlerde Çatışma Yönetimi - Aslan Balta / Diğer Yazarlar
113- Bir Elin Nesi Var, İki Elin Sesi - Mahmut Kaya / Diğer Yazarlar
114- Eğitim Yönetiminde Paradigmalar ve Etkileri - Abdullah Fırat / Diğer Yazarlar
115- Eğitimde Toplam Kalite Yönetimi Rafa mı Kaldırılmalı? - M.Nihat Malkoç / Diğer Yazarlar
116- Cehaletin Karanlığından Bilginin Aydınlığına - M.Nihat Malkoç / Diğer Yazarlar
117- Sivil Toplum / Diğer Yazarlar
118- Çanakale Ruhu ve Akif - Namık Kaya / Diğer Yazarlar
119- Bize Dair Bir / Diğer Yazarlar
120- Okulsuz Toplumun İmkanı - Rüstem Budak / Diğer Yazarlar
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14
Top