Hocan Öğretmene - Said Coşar
78231 | | | 12-06-2008

Diğer Yazarlar

-Bir Kimlik Dönüşümünün Hikâyesi- 

(Mevsim yüzünü bahara çevirmiş fakat daha ‘mart kapıdan baktırır’ günleri yaşanmakta… Bir kahvehane ortamı; çaylar demli, muhabbet kallavi.

Kahvehanenin tam ortasına kurulmuş sobanın hemen yanındaki masada iki kişi hararetle tartışmaktadır. Bunlardan biri eski zaman masallarından fırlayıp çıkmış izlenimi veriyor. Diğeri ise bize daha yakın ve çağcıl bir portre çiziyor.

Bütün kahvehanelerin vazgeçilmezi, o bildik; “n’olacak bu memleketin hali?” konusu uzun uzun konuşulmuş ve “eğitim şart” noktasına yenice gelinmiştir. Etraftakiler bu iki adamın ateşli sohbetine kulak kabartmış dinlemektedirler…)

            Kılık kıyafetiyle bize daha yakın olanı:

            “Eğitim şart Hocam!” diye tekrarladı.

            Eski zaman masallarından fırlayıp çıkmış izlenimi verdiğini demincek vurguladığımız aksakallı (nur yüzlü olduğunu belirtmeme gerek var mı bilmem) olanı:

            “İşte bu noktada seninle hemfikirim Öğretmen.” dedi ve ilave etti. “Aslında her meselenin temelinde eğitim sorunu yatıyor?”

            “Öyleyse önce oradan başlayalım.” dedi Öğretmen, Hoca başıyla kabul işareti yaptı.

            “Tamam, uygundur!” dedi.

            Hoca çayından bir yudum alıp söze başladı:

            “Ben sözcüklerin, insanların dünya görüşünü ve bir konuya bakış açılarını yansıttığına inananlardanım. Bu yüzden dilersen öncelikle işe şu; “eğitim” sözcüğünden başlayalım.”

            “Hay hay…” dedi Öğretmen ve:

            “Bildiğim kadarıyla Hocam, bu sözcük 1935’li yıllarda ortaya atılmış. Evvelce bunun yerine ne kullanılıyordu eee…”

            “Eskiden eğitim yerine ‘tedrisat’ deniliyordu, gerçi bazen ‘talim’ kelimesinin de kullanıldığı oluyordu ama…”

            Öğretmen burada Hocanın sözünü kesti:

            “Tedrisat ya da talim; her neyse… Bildiğim kadarıyla bu iki sözcük de Arapça öyle değil mi?”

            “Yanılmıyorsun dostum evet ikisi de Arapça…”

            “Bu iki sözcüğün yerine Türkçe bir sözcük kullanmak daha doğru değil mi?”

            “Bu konuda sana hak veriyorum. Fakat kullanılacak sözcük dikkatle seçilmelidir? Yine dilde yer edinmiş bir sözcüğü çıkarıp atmak da pek kolay bir iş değil.”

            “Doğru, mesela dilden dışladığımız ‘talim’ sözcüğü bugün Milli Eğitim Bakanlığı’nın en üst kurullarından birinin adında hâlâ muhafaza ediliyor; Talim ve Terbiye Kurulu...”

            “Hmmm! Evet. Dilin kendi imkânları içerisinde yeni kelimelerin türetilmesi makul görülebilir fakat yine de kelime türetirken çok dikkat etmeli.”

            “Evet! Hikâyeyi sanırım sen de bilirsin; Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni sözcük türetmek bir salgın halini almıştı. İşte o yıllarda, Osmanlı döneminde kullanılan “nazır” sözcüğü yerine biri çıkıp “bakan” sözcüğünü önerince bir başkası dayanamayıp sertçe; ‘Arkadaşlar, bize bakan değil gören lazım gören!’ demiş.”

            Hoca, kahkahayı koy verdi, sonra da:

            “Bakan yerine ‘gören’ denseydi; bugün koltuklarında boş boş bakınan vekillerimiz acaba iş görür olurlar mıydı, bilmem.” diye fikrini beyan etti.

            “Ama bence eğitim sözcüğü dikkatli seçilmiş, güzel bir sözcük…”

            Hoca, Öğretmenin bu sözüne itiraz etti:

            “Ben bu konuda senden farklı düşünüyorum. Bu kelimeyi dikkatle incelersen kökünün ‘eğmek’ olduğunu görürsün. İşte bu, dönemin insanlarının ‘tedrisat ve talim’e hangi gözle baktığının bir göstergesidir.”

            “Nasıl yani? Pek anlayamadım!”

            “Eğitim kelimesi aslında ‘eğmek, bükmek, tek biçime sokmak’ anlamındadır. Ya da kelimenin kökü bende bu çağrışımı uyandırıyor.”

            “Cumhuriyetle birlikte yeni ve farklı bir döneme girilmişti ve resmi ideolojinin nesillere aşılanması ancak okullarda olabilirdi. Ben eğitim sözcüğünün bu sebeple seçildiğini düşünüyorum.”

            “Bense ‘tedrisat ve talim’ sözcüklerinin daha kapsamlı olduğunu iddia ediyorum.”

            Öğretmen karşı çıktı:

            “Sana katılmıyorum. ‘Tedrisat ve talim’ sözcükleri Arapçadan gelmeleri sebebiyle milli nitelikteki yeni eğitimi tanımlamak için kullanılamazdı.”

            “O senin fikrin. Ben sadece kelimelerin dönemin hâkim zihniyetinden izler taşıdığını söylemek istiyorum. Sanırım bu konuda sen de bana katılırsın.”

            “Evet, düşününce öyle olduğu görülüyor.”

            “Peki, dilersen bir de şu, okul kelimesine bakalım; mektep kelimesi yerine Fransızca ‘école’ den bozma okulu koymakla aslında amaçlanan nedir?”

            “Yeni eğitim kurumlarının adı elbette ki ‘mektep’ yahut ‘medrese’ olamazdı. Bu iki sözcük artık gerilerde kalmıştı.”

            “Sadece bu sebeple mi okul kelimesinin kullanıldığını düşünüyorsun?”

             Hocanın bu sorusu karşısında Öğretmen şaşaladı. Sonra:

            “Hem okul Fransızca değil ki…” diyerek savunmaya geçti, “Okul, okumak eyleminden türetilmiş bir sözcük.”

            “Tamam, öyle olsun. Peki, şimdi şu soruma cevap ver; kelimenin kökü, okulun okuma öğretilen yer olduğu çağrışımını uyandırmıyor mu insanda?”

            “Evet, öyle olduğu söylenebilir.”

            “Oysa daha önce kullanılan ve Arapça ‘K-T-B’ mastarından türetilmiş bulunan ‘mekteb’ yazmayı imliyor. Şimdi anlayabildin mi farkı?”

            “İtiraf etmeliyim ki hiç böyle düşünmemiştim.”

            “O zaman biraz daha yoralım kafaları ama önce çayları tazeleyelim…”

            Öğretmen çaycıya seslendi:

            “Çaycııı! Tazele bizim çayları.”

            Çaycı çayları getirip masaya bıraktı. Çaydan bir fırt çekene kadar her ikisi de sessizliklerini korudular. Sonra Hoca söze kaldığı yerden devam etti:

            “Bir de öğretimin nesnesine bakalım. Bugün ona ‘öğrenci’ deniyor dün ‘talebe’ denirdi. Öğrenci eski Türkçedeki…”

            “İstersen onu da ben diyeyim Hocam; eski Türkçedeki; akıl, zihin anlamlarına gelen ‘ög’ sözcüğünün üzerine yapım eki getirilerek türetilmiş.”

            “Doğru fakat eksik; bu kelime aslında düşünmek, anlamak, bilinçli olmak manasındaki ‘ömek’ kökünden geliyor ve yeni eğitim öğretim kurumlarının aklı öne aldığını (rasyonalist olduğunu) vurguluyor. Doğru mu?”

            “Doğru, öğretmen sözcüğü de aynı kökten geliyor.”

            “Evet, öğrenci öğrenen kişi vurgusunu yapıyor.”

“Dur bakalım, siz ne diyordunuz öğrenci yerine? Hah, ‘talebe’ diyordunuz. Sanırım bu sözcük de Arapça.”

“Doğru fakat öğrenci ile talebe arasında küçük bir fark var. Talebe; talip olan, talep eden, isteyen, maksadı ve işi ilim tahsil etmek olan kişidir. Öğrenci ile talebe farklıdır. Öğrenci olmayan talebe olabilir; talebe olan öğrenci olmayabilir.”

“Dur bir dakika, kafam karıştı yine. Yani öğrenci ile talebe eş anlamlı değil mi?”

“Eş anlamlı düşünülse de arada fark var, ben de o farkın altını çiziyorum sadece…”

“Anlaşıldı Hocam. Sanırım şimdi de bu iki sözcükten yola çıkarak eğitim sistemimizde bir paradigma kayması var diyeceksin. Yanılıyor muyum?

“Yanılmıyorsun. Talebeden öğrenciye geçiş bu paradigma kaymasını gayet iyi özetlemektedir. Talebe bireyin öğrenim sürecine doğrudan katılımını ifade ederken öğrenci kişinin pasifleşmesini belirtmektedir.”

“Amma da yaptın ha! Yani şimdi öğrenci demeyi bırakıp talebe mi diyelim?”

“Modernite ne yazık ki geriye doğru akmaz. Talebe kelimesi artık geçmişi, eskiyi hatırlatan bir kelime haline dönüşmüştür. Bu yüzden kullanılması doğru değil.”

“Peki, müsaadenle Hocam; şimdi de ben bir irdeleme yapayım.”

Hoca çayından bir fırt daha çekti.

“Hay hay! Dinliyorum.” dedi.

“Öncelikle şu, ‘hoca’ sözcüğünden başlayalım.”

“Umarım ‘hoca camide’ repliğini yaparak son zamanlarda bir hayli ısınıp su kaynatan yer küreyi bu yavan espriyle soğutmaya yeltenmeyeceksindir.”

“İşte şimdi üzdün beni Hocam. Ben bu kadar basit bir kişi miyim?”

“Estağfurullah!”

“Bildiğim kadarıyla bu sözcük Farsçadan geçmiş dilimize…”

“Doğrudur dostum fakat bu kelime eski Türkçe ‘Koca’ sözcüğü ile de ilişkili zannımca. Eski Türkçede; efendi, ağa, ulu saygıdeğer kimse, evin büyüğü, mal sahibi anlamlarında kullanılıyor ‘Koca’ sözcüğü.”

“Bak bunu bilmiyordum. Yine de dilbilimciler sözcüğün Farsçadan geldiğini söylüyorlar. Anadolu’ya gelmezden önce Selçuklu Türkleri İran’da bir müddet bulunmuşlar; ‘hoca’ sözcüğü de bu yüzyılda dilimize geçmiş olmalı. Zaten medrese eğitim sistemiyle de İran’da tanışmışız.”

“Gerçi medrese sözcüğü Arapça ama yine de medrese ile İran’da tanışmışız.”

“Medrese ‘D-R-S’ mastarından türetilmiş. Medresede ders veren kişi, öğretici anlamında da yine aynı kökten türetilen müderris sözcüğü kullanılmış.”

Öğretmenin bu açıklamasının ardından Hoca:

“Bununla nereye varmak istediğini anladım sanırım.” dedi. “Bu sözcüklerden yola çıkarak dönemin eğitim ve öğretiminin İslam kültür ve medeniyeti çerçevesinde geliştiğine dikkati çekeceksin.”

“Evet, genel olarak hoca sözcüğü bütün eğitim öğretim kurumlarında kullanılmış o dönemde.”

“Sadece o dönemde değil bugün bile üniversitelerde öğretmenlik yapanlara hoca denildiği görülmekte.”

“Sonraları ‘muallim’ sözcüğü girmiş literatüre ki o da Arapça”

“Evet, Tanzimat yıllarında batılı anlamda okullar açılınca ilim öğreten hocalar için muallim kelimesi uygun görüldü ve kullanıldı.”

“Ta Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar…”

“Evet!”

“Aslında dilimizde eğitim ve öğretimle ilgili kullanılan bu sözcükler bize Türk eğitim sisteminin macerasını da anlatıyor gibi ne dersin?”

“Kâh doğuya kâh batıya öykünüp duran ve kendisi olamayan bir eğitim sistemi.”

“Evet. Aslında sadece onu değil öğretmen kimliğinin dönüşümünü de takip edebiliyoruz, bu sözcüklerde.”

“Medreseler kurulunca hoca, müderris adıyla anılanlar sonra muallime; Cumhuriyetin ilk yıllarında eğitmene sonra da öğretmene dönüşmüşlerdir. Bu dönüşümde hoca ve müderris aklın yanı sıra kalbi de öne alan; dini ilimleri ve fen ilimlerini bir arada veren; muallim sadece fen ilimlerini öğreten; öğretmen ise akla ve bilime uygun olanı öğreten kişidir denilebilir.”

“Haklısın Hocam. Peki, Çözüm?”

“Ben sadece sözcüklerden yola çıkarak bir toplumsal dönüşümü ve değişimi göz önüne sermeye çalıştım.”

“Çözümü eğitim üzerine ciddi ciddi kafa yoranlar bulacak…”

Önceki Yazılar
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14
Top