Mankurtlaşma virüsü
1521 | | | 28-03-2020

Sıdıka AYDIN

Her ülkenin, her toplumun içinden geçmek zorunda olduğu, insanlarının ve kurumlarının imtihan edildiği zor zamanları olmuştur. Bu imtihanı başarıyla veren ülkelerin ve toplumların ortak noktası, kendi içlerindeki sorunları, ideolojik bağlılıkları, dar görüşleri, çatışmaları geride bırakıp gelecekleri için müşterek bir amaç uğruna birleşmiş olmalarıdır. Toplum içinde saygıyı ve hoşgörüyü hak eden değerler ve kişiler olduğu gibi, asla iflah olmayacak bağnazlar, mankurtlaşmış virüsler de bu tür zamanlarda ortaya çıkar.

Bağnazlık, toplum içindeki her bireye ve her değere karşı ön yargıyla ve kendi düşünce kalıplarıyla yargılayarak ve mahkûm ederek yaklaşmaktır. Çünkü bağnazın karşısındakini dinlemek ve anlamak gibi bir derdi yoktur. Böyle bir derdi taşımadığı için de kendi küçük dünyasında kendine güveni olmadan debelenir. Bağnaz dinlemez, bir başkası konuşurken mimiklerin, donuk bakışların hatta vahşi karşı çıkışların ve öfkenin vatanıdır bu tür kişilik yapısı. Kendisi gibi düşünmeyene, bırakın saygı göstermeyi, hayat hakkı dahi tanımamaktadır. At gözlükleriyle, katı dogmatik tavırlarıyla kendi yaşadığı kafeste, başkalarının kişiliklerine, inançlarına ve değerlerine karşı hakaretler ve küfürler yağdırarak, bundan aldığı zevk içinde sözde mutlu, sözde aydın gibi yaşarlar.

Tüm bu anlattıklarımızın en müşahhas örneğini bugünlerde yaşadık. Bir televizyon kanalında, nesli tükenen bir zihniyetin kendisini gazeteci olarak tanıtan bir kindar kimlik halkımızın kutsal değerlerine karşı öfkesini ve nefretini kustu. Can Ataklı adlı bu şahıs, sırf başörtülü olduğu için bir öğretmene, tüm başörtülü kadınlarımıza, uğruna bedeller ödenmiş başörtümüze dil uzatma cüretinde bulunmuştur. İnsani değerlerden nasibini almamış, kişisel hak ve hürriyetlerin kendi dağıtım tekelinde sanan, bir öğretmenin tercihine saygı duymak bir yana ağular kusan, güya gazeteci bu kişi mankurtlaşma virüsünün en son örneğidir. Başörtülü bir öğretmenin şu zor günlerde kendisine tevdi edilen bir görevi yerine getirmek, EBA TV’de öğrencilerine bir şeyler öğretmek için gösterdiği çabayı takdir etmek yerine ‘facia’ olarak nitelendirmiştir. Aslında bu zihniyetin bu ülke için virüstük bir salgından daha tehlikeli, hepimiz adına daha büyük bir facia olduğunu göstermiştir.

Bu sözde gazeteci konuştukça bilinçaltı ortaya çıkmış, başörtüsü nefreti hortlamış, yasakçı bir tavırla da ‘bana kimse özgürlük filan diye açıklamaya kalkmasın’ diyerek de ön almaya çalışmıştır. Bu zihniyete göre okullarda başörtülü öğretmen olabilir ama öğretmen olsa bile rol model olmamalı, bu şekilde de gösterilmemelidir.

Konuşma kendi içinde basit bir hakaret olarak görülebilir ama bu hakaretin arka planında kökleri eskide kalan bir hastalık; kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan, giyinmeyen herkesi ve kendi kafasındaki yapıya uymayan her şeyi ve her değeri düşman olarak addedip hiçbir hak tanımayan, totalitaryanizmin iğfal ettiği hastalıklı bir zihniyetin iz düşümü var. Bu zihniyetin geçmişten günümüze çok farklı görünümleri mevcuttur. Ancak bu çeşitlilik içinde asla değişmeyen tek bir nokta var ki, o da inanca ve inancın görünümlerine karşı olan ön yargılı, bağnazca tutum ve davranışlarıdır. Bu bağnazca tutum, insan hak ve hürriyetlerinin kısıtlanmasına, inanan insanlara ikinci sınıf muamelesi yapılmasına ve şiddet uygulamaya kadar gitmektedir. Kavgalarını fikrî bir zeminde veremeyen, bunun için gerekli söylemi geliştiremeyen bu gruplar, ellerindeki rantın gitmemesi için kendilerinin de inanmadıkları bazı argümanlar ortaya koyarak gülünç duruma düşmekte; uç noktalarda ise bugün bizatihi yaşadığımız gibi işi hakarete ve kin kusmaya indirgemektedir.

Eğitim-Bir-Sen olarak, ülkemizde kadın kamu görevlilerinin kitlesel olarak maruz kaldıkları başörtüsü yasağını üreten ve çalışma hayatında kadın meslektaşlarımıza en büyük travmayı yaşatan hastalıklı zihniyetin son icraatını yargıya taşıdık. Bu bilinçaltı virüsten daha tehlikelidir. Doksanlarda bu virüs sokakta dolaştığı için başörtülü kadınları eve hapsetmişti. Binlerce kadın eğitim ve çalışma hakkından mahrum bırakılmıştı. Bu zihniyetin başörtülü kadın öğretmenlere psikolojik şiddet uygulamasına, varlıklarını kabahat olarak görmesine ve göstermesine, ayrımcılık yapmasına, kutuplaştırıcı söylemelere hedef kılmasına müsaade etmeyeceğiz.

Başörtüsü, kadın vatandaşların kendi istek ve iradeleri içinde tercih ettikleri bir kıyafet biçimi olduğu kadar İslam dininin özünde yer alan, kaynağını Kur’an-ı Kerim’den alan inanca dair kişisel bir tercihtir. Dolayısıyla bu zevatın bu hadsizliği inancımızın başlıca unsurlarından olan bir olguya, bunu tercih eden tüm kişilere yönelmiş nefret suçu niteliğindedir. Halkımızın neredeyse tamamı tarafından böyle kabul edilen bir değeri ve bunu benimseyen kişileri aşağılamaya yönelik iğrenç bir saldırıdır.

Bu saldırgan zihniyete tavsiyemiz, ‘Kafanızı kumdan çıkarın, Türkiye’nin geldiği noktayı artık görün ve hazmedin. Milletin değerlerine karşı savaşmayı bırakın. Her geçen gün çağın gerisinde kalıyorsunuz, marjinalleşiyorsunuz ve bu toplumdan kopuyorsunuz.’

Eleştirel yaklaşımla ortak aklın üretimini değerlendirmek çoğu zaman beraberinde niteliği de getirir. Nitelikli bir eleştiri ise ancak toplumsal faydayı merkeze alan ve toplumsal değerleri ıskalamayan bir bilincin üretimiyle mümkün olur. Bugünkü Türkiye toplumu eskide kalan toplumsal ön yargıları ve dayatmaları aşmış, demokratik olgunluğu yakalamış bir toplumdur. Bunun en bariz örneği, başörtüsü yasağının kaldırılması sürecidir. Kamuda başörtüsü yasağının kaldırılması konusunda 12 milyon 300 bin imza toplayarak ‘kamusal alan’ yalanına son verilmesini sağlamış bir sendikayız. Temel insan hakları konusunda ülkenin son on beş yıllık zaman zarfında kazandığı bilinç ve demokratik farkındalık zemini üzerinde Eğitim-Bir-Sen’in kararlılığı sayesinde, çürük bir zemin üzerinde yükselen baskıcı zihniyet ürünü olan başörtüsü yasağı ortadan kaldırılmıştır. Ülkemizin ve toplumumuzun erişmiş olduğu demokratik bilinç, söz konusu yasağın kaldırılmasında toplumsal kabulü ve uzlaşmayı tesis etmek için büyük bir mücadele vermiştir. Her türlü ayrıma ve ayrımcılığa karşı olmuş, insanımızı kategorize eden yaklaşımlara tepki göstermiş, bu ülkenin hepimizin olduğu bilinciyle hareket etmiş, geleceğimizin ancak birlik, beraberlik ve kardeşlikle mümkün olduğuna inanmıştır. Ülkemizi kuşatan tüm tehditlere karşı ‘dışarıya karşı birlik, içeride dirlik’ ilkesini hepimiz benimsemeliyiz.  

Şunu net olarak söyleyebiliriz ki toplumun değerlerine yabancı ve inancına düşmanlık besleyen, ayrıştırıcı, kamplaşmaya vize çıkaran tutum ve söylemlerden ülkemiz bugüne kadar ne fayda ne de hayır görmüştür. Bundan dolayı da kendi kökleriyle kavgalı bu virüslü zihniyetle, koronavirüs farkındalık kampanyasının şiarından mülhem “sorun küresel ama mücadele ulusal” diyerek mücadele etmemiz gerekiyor. Zira bu zihniyet, dışarıda İslamofobi olarak kendini gösterirken, içeride karşımıza mankurtlaşma olarak çıkıyor. Bu açıdan baktığımızda da sorun gerçekten küresel. Öte yandan, bu kronikleşmiş özüne yabancılaşmayla mücadele ederken semptomları değil, direkt mankurtlaşma virüsünü tedavi etmemiz gerekiyor. Koronavirüsle mücadele tecrübesinden toplumun alması gereken bir ders varsa o da şu olmalıdır: Nasıl ki bir virüs sadece insan sağlığına ve bedenine karşı hastalık yapıcı tehditten daha fazlası, bir halk sağlığı ve kamu düzeni sorunuysa toplumsal değerlere ve inanca, inancın unsurlarına ve inanan insanlara karşı nefret kusan zihniyet de aynı şekilde bir halk sağlığı ve kamu düzeni sorunudur, ciddi toplumsal tedbirlerin alınmasını, toplumsal kınanmayı ve caydırıcı hukuki yaptırımları gerektirmektedir.

 

 

Önceki Yazılar
41- Erdem Döngüsü / Hüseyin Caner AKKURT
1 2 3 4 5
Top