Genel Yetkili Sendika
1104 | | | 28-02-2021
Üniversiteler kendi yöneticisini yetiştirebilmelidir
Şenol METİN

2547 sayılı Kanun’un Türkiye’nin yükseköğretim sistemini yönetme kapasitesinin olmadığını ve topyekûn yeni bir kanun yazmaya ihtiyaç olduğunu defaatle ifade ettik. Yine ‘akademik lider’ olması gereken rektörün, akademik alanda yetkilerini ancak akademik klanlarla uzlaşması hâlinde kullanabildiğini de ifade ettik. Bununla birlikte, 2547 sayılı Kanun’un kurduğu sistemde rektör, akademik faaliyetler dışındaki yönetim erki üzerinde layusel, denetlenemez, mutlak yetkiye sahiptir.

Rektörün akademik alanda yetkilerinin akademik klanların insafına terkedilmesini ne kadar yanlış buluyorsak, idari alandaki yetkilerinin layuselliğini ve mutlaklığını da o ölçüde yanlış buluyoruz. Bir araştırma görevlisini dahi alırken, ilgili ana bilim dalının, bölümün ve fakültenin onayını almak zorunda olan rektörün, üniversite idari yapısının en üst yöneticisi olan genel sekreteri, üniversitenin tüm idari faaliyetlerini yürüten, daire başkanını, fakülte ve yüksekokulların tüm idari işlerinden sorumlu en üst idari yönetici fakülte ve yüksekokul sekreterini hiçbir makamın önerisine ihtiyaç duymadan, hiçbir seçme ve yetiştirme işlemine tabi tutmadan atayabilmesini doğru bulmuyoruz.

Rektörün idari işlemlere aşırı görünür olması ve hiyerarşik amir konumu, genel sekreterin görev alanına yoğunlaşmasına neden olmakta, bunun sonucu olarak genel sekreter öz güven parçalanması, rol çatışması yaşamakta, sonrasında kendisini özel kalem müdürü gibi hissetmektedir. Aynı patoloji fakültelerde dekan-fakülte sekreteri ilişkilerinde de gözlenmektedir. Bu paradoks, rektörü asıl sorumlu olduğu alandan, akademik alandan uzaklaşması sonucunu üretmektedir ki bu, üniversitelerimizi bilim üreten eğitim yuvaları olmaktan çıkarmakta, bürokratik süreçlerin hâkim olduğu, hiyerarşik yetkilerin esas olduğu bir kamu kurumuna dönüştürmektedir.

Bazı üniversitelerde olduğu gibi, rektörün kendi yakınlarını atamak istemesinin ardından oluşan tartışmaların akademik itibara yaptığı tahribatı da dikkate aldığımızda artık inisiyatif almanın vakti gelmiştir.

Kamuya yönetici seçme ve yetiştirme boyutunda rol modellik yapması, liyakati tesis eden araçlar geliştirmesi beklenen üniversitelerin yöneticilerini başka kurumlardan devşiriyor olması kabul edilir bir durum değildir.

Rektörün, daire başkanı ve üstü yöneticileri seçme hakkı olmakla birlikte, bu yetki çok sınırlı kullanılmalıdır. Maalesef rektörlerimiz, bu yetkiyi hoyratça kullanmaktadır. Hatta çok daha alt düzeyde, fakülte sekreteri, şube müdürleri seviyesinde dahi yöneticilerini diğer kurumlardan devşirme yöntemiyle seçmektedir ki, binlerle ifade edilen idari personele sahip olan bir üniversite kendi yöneticisini yetiştirememiş ise söylenecek söz de, idari personelin aidiyetini örseleyen bu yöntemin de sürdürülebilirliği yoktur.

Okul müdürünün, ilçe milli eğitim müdürünün, müdür yardımcısının öğretmen olması esas iken; Kur’an kursu müdürünün, müftünün, müftü yardımcısının din görevlisi olması esas iken; vergi dairesi müdürünün, saymanın maliye meslek mensubu olması esas iken; karakol amirinin polislik mesleğine mensup olması esas iken, aksi düşünülemez iken; herhangi bir kurumda çalışan biri üniversitede yönetici olabilmektedir. Kendi personelini geliştiremeyen, kendi yöneticisini yetiştiremeyen bir üniversiteye üniversite denebilir mi!... On yıllardır süren bu düzen artık değişmelidir, diyoruz. Fakülte, yüksekokul sekreterleri ile şube müdürlerinin üniversite içi personel havuzundan seçme, yetiştirme sürecine tabi tutularak atanması gerektiğini ifade ediyoruz. Kurum idari kurullarında talebimizi en üst seviyede kayda geçiriyoruz. Basın açıklamaları ile amme vicdanını harekete geçirmeye çalışıyoruz ve idari yargı mekanizmasını da artık daha etkin kullanacağımızı deklare ediyoruz. Yeni kurulan üniversitelerde birkaç yıllık geçiş dönemini istisna tutarak, üniversite geçmişi olmayan bir kamu çalışanının üniversitelere sekreter, şube müdürü olarak atanması hâlinde her türlü araçla en üst seviyede tepkimizi ortaya koyacağız.

Bu hassasiyetimizle ilgili toplumsal konsensüs oluşmuş, haklılığımız milletin vicdanında tescil edilmiştir.

Buradan üniversite idari personeline sesleniyorum:

Üniversitelerimizi yeniden kodlayacak bir sürece giriyoruz. On yıllardır devam eden bu sistemin edilgen, değersiz nesnesi olmaya devam mı edeceksiniz?

Eğitim-Bir-Sen’de bir olup bu büyük değişimin aktörü mü olacaksınız?

Ortak akıl için, ortak irade için, kamu vicdanının sesi olmak için, sizleri aramıza bekliyoruz.

Tüm Yazılar
1 Üniversiteler kendi yöneticisini yetiştirebilmelidir
2 Araştırma üniversitesi: Hayal mi, imkan mı!
3 Revizyon, reform yol ayrımında yükseköğretim kanunu
4 İstanbul Sözleşmesi nedir, ne değildir
5 Kamusal vicdanın tecessümünde sendikaların rolü ve eğitim
6 Toplu sözleşme sürecine dair
7 Eğitim-Bir-Sen sadece sendika değildir